Kendi Mitolojik Öykümüzü Yazalım (Tam Sürüm)

Tüm Forumlar >> [Forumlar] >> [Oyunlar] >> God of War



Mesaj


ReVenGeR -> Kendi Mitolojik Öykümüzü Yazalım (12/5/2008 1:52:50 AM)

Arkadaşlar, God of War III hazırlanadursun, yeni bir konu açmış bulunmaktayım. Bu konuda mitolojinin tüm nimetlerinden yararlanarak (Kratos dahil) kendimiz bir kahraman oluşturup kendi öykülerimizi yazacağız. Öyküleriniz tek bir bölümden oluşabilir veya bölüm bölüm yazıp okunması zevkli bir seri yaratabilirsiniz. Seri yapacak arkadaşlar yeni bölümlerini ilk mesajınıza editliyebilirsiniz.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------



Entis
[img]http://img107.imageshack.us/img107/8949/entissk6.th.png[/img]


-UNUTULMUŞ SAVAŞÇI-





Sarhoştu ve her devirdiği yeni kadehte Dionysus'a şükrediyordu. Hem içiyordu hem de çevresinde içen diğer insanlara küfrediyordu. İnsanların şikayetleri üzerine saçı sakalı birbirine karışmış adamı hancının iki dev adamı, yaka paça tutup dışarı fırlattı. Yağmur yağıyordu ve adamın düştüğü yer çamur batağından başka bir şey değildi. Adam güçlükle ayağa kalktı ve az önce şükrettiği şarap tanrısına küfretmeye başladı. Ardından yeniden yere düştü ve çamurun içinde sızıp kaldı. Uyandığında kendini hanın odun duvarına yaslanırken bulmuştu. Güneş açmış ve dün gece yattığı çamur deryası kurumuştu. Helios her yeri bir şeye çok kızmış gibi kavuruyordu. Gözlerini açtıktan sonra etrafına bakındı. Yanında bir parça ekmek ve şarap duruyordu. Ekmeği boşverip şaraba yeltenmişti. Titreyen elleriyle kadehi tutmaya çalıştı. Ama başarısız olmuştu. Tüm içki toprağa karışmıştı. İçinden ****etler saydırdı ve ekmeğini kuru kuru ısırmaya başladı. Hem yiyor hem de onu işten atan ustasını düşünüyordu. Pekala içkiyi azaltabilirdi, pis kokuyordu, bunun için de temiz su bulabilirdi pekala. Bir an düşünmeyi bıraktı ve ayağa kalktı. Ekmeğini bitirmişti. Önce hanın kapısını çaldı ve ona ekmek veren hancıya teşekkür etti. Adam ona git işareti yapar gibi bir hareket yaptı. Entis mesajı aldı ve oradan ayrıldı. Saçları çamura dönmüştü. Kuruyınca kafasında bir kütle oluşmuş gibiydi. Sakallarını ova ova ustasının yanına gitti. Mızrak yapıcısının evine vardığında, kapıyı çalmak ile çalmamak arasında kararsız kaldı. Son bir şans olabilir diye kapıyı çaldı Entis.
"Kimsin ?" dedi yaşlı bir ses.
"Benim, Entis"
"Entis... Seni dün kovmamış mıydım pis keş ?"
Kapının ardından Entis başını salladı. Yeniden işe almıyacaktı. Israr etmek boşunaydı. Adama cevap vermeden oradan ayrıldı. Yaşlı adam da cevap gelmemesine şaşırmıştı. Nedenini öğrenmek için kapısını açtığında, çamura bulanmış adam oradan uzaklaşıyordu.
"Entis!" diye seslendi adam.
İsteksiz bir şekilde yüzünü geriye çevirdi Entis.
"Daha fazla hakaret etmek için mi çağırıyorsun beni ?"
"İçeri gel, evlat. Konuşalım."

Entis eve girer girmez pis kokusu dört bir tarafa yayılmıştı. Tahta basamaklardan indi ve tek odadan oluşan küçük kulübeye giriş yaptı. Yaşlı adam ona bir tabure verdi. İkili konuşmaya başladılar.
"Senden son bir şans istemek için gelmiştim."
"Kovduğumdan bu yana pek değişmemişsin Entis, hala pis bir keşsin." Adam ona hakaret etmekten hoşlanıyor gibiydi. Entis artık aldırış etmiyordu.
"Değişebileceğimi düşünüyorum."
"Bulduğun tüm parayı içkiye veriyorsun Entis. Sen değişemezsin."
"Başıma gelenleri sen de çok iyi biliyorsun Nortinus."
"Başına gelen mi? Bunu sen kendi iradenle yaptın Entis. Kendi iradenle karını, sana zenginlik vermesi için Hades'e kurban ettin."
"Kahin, en sevdiğiniz şeyi tanrılara adayın dedi."
"Kahin'in canı cehenneme Entis. Buralarda artık kimse tanrıları tanımıyor."
"Ben hala bana yardım edeceğine inanıyorum yaşlı adam."
"Yapma Entis, şu haline bir bak. Karının gidişinden sonra hayatın mahvoldu. Pisliğin içine girdin."
"Ama ondan kurtulabilirim. Bana bir şans daha ver Nortinus."
"Belki verebilirdim. Ama senden sonra başkasını işe çoktan aldım Entis."
"Kimi?"
"Kofel'i"
"Yapma, o adam ne anlar mızrak yapmaktan. Balık tutmaya devam etsin o."
"Üzgünüm Entis. Gerçekten üzgünüm. Ama para kazanmanın başka yolları da var."
"Neymiş bu yollar?"
"Orduya katıl. Kazandığın her savaşta ganimetten payına düşeni alabilirsin."
"Bilmiyorum Nortinus. Ama bunu değerlendireceğim. Bana müsade."
"Müsade senin evlat. Bu halinden kurtulman için banyomu kullan. Sana ölen oğlumun çamaşırlarından da getireyim."
"Sağol yaşlı adam, gerçekten sağol."

Entis, saatlerce banyoda kaldı. Uzayan sakkallarını ve çamura dönmüş saçlarını temizledi. Yıkanmanın verdiği huzurla temiz kıyafetlerini üzerine giydi. Ona iyilik yapmaktan kaçınmayan yaşlı adama teşekkürlerini sundu ve evden ayrıldı. Yolda nereye gideceğini bilmeden ilerliyordu. İlerlerken de orduya katılmak hakkında düşünmeye başlamıştı. Fazla iri yarı olmasa bile kuvvetli bir fiziğe sahipti. Güneş tenini esmerleştirmişti. Birkaç kez adam öldürmek zorunda kalmıştı yani bu işte tecrübeliydi. Siyah uzun saçlarını kulaklarının gerisine atmıştı. Sakalını da favorilerinden başlayarak aşağıya iniyordu, çenesinden yukarıya keskin bir ok gibi çıkıp diğer favorisine ulaşmak için tekrar aşağı iniyordu. Kaşları kalındı ve devamlı çatıktı. Burnu kaşlarının ortasından sivri bir mızrak gibi düz bir şekilde iniyordu. Karısını kurban ettikten sonra kaşları bu son halini almıştı. Suratı üç aydır hiç gülmüyordu. Konuşmuyordu, karısını düşünüyor, rüyalarında onun sarı saçlarına dokunuyordu.
Akşam oluyordu. Entis kararını vermişti. Orduya müracaat edecekti ve hayatını böyle devam ettirecekti. Ölmekten korkmuyordu. Çünkü karısına kavuşacaktı, bu da onu mutlu eden başka bir etkendi. Ordunun bulunduğu alan dev bir ovadaydı. Burası, Mesina şehrinden üç beş kilometre kadar uzaktaydı. Entis'in buraya gelişi birkaç saat sürmüştü. Ordu karargahı iri odunlarla oluşturulmuş surlarla çevriliydi. İçeride ne olup bittiği görülmüyordu. Entis ana girişin kapısını yumruklamaya başladı. Bir nöbetçi kapıdan bir delik açtı ve Entis ile yüz yüze geldi. "Ne istiyorsun köylü?" diye sordu Entis'e.
"Orduya katılmak için buradayım."
"Yaa, bu günlerde bunu çok az vatansever yapıyor biliyor musun dostum."
Entis evet anlamında başını salladı. Daha sonra nöbetçi dev kapının bir tarafını açarak onu içeri davet etti. Askerlerin çıkardığı gürültülere bakılırsa, sabah akşam dinlemeyip hazırlanıyorlardı. Nöbetçi onlara bakarak: "Acemilerin eğitim yeri en sonda. Oraya gitmeden önce şuradaki adama bir uğra ve gerekli eşyalarını al. Daha sonra askerlik yemini etmek için beni bul."
Entis nöbetçinin gösterdiği yere girdi. Oradan gerekli zırhı, miğferi, mızrağı ve kılıncı aldıktan sonra yeniden nöbetçiyi buldu. Nöbetçi onu az önce girdiğinden daha büyük bir odaya götürdü. Odanın en önünde Zeus'un heykeli vardı. Entis onun karşısında diz çöktü ve yeminini etti. Daha sonra onu bekleyen nöbetçinin yanına ilerledi. Adam güleryüzle karşıladı onu ve acemilerin yanına götürdü. Entis onlarla selamlaştıktan sonra biraz sohbet etti ve ardından uykuya daldı.
Sabah bir anda oluvermiş gibiydi. Yağmur yağıyordu ve yalancı güneşin sıcaklığı pek fazla ısı vermiyordu. Acemiler yataklarından kalktı ve kıyafetlerini giydiler. On asker tek bir sıra halinde komutanlarının gelmesini bekliyordu. Entis iri yarı ruhsuz bir adam bekliyordu ve bekleyişi onu yanıltmadı. Odun gibi bir adam sert adımlarla on askerin ortasına doğru ilerledi. Daha sonra da onlara bakarak konuşmaya başladı: "Buraya gelenlerinizin bir çoğu zenginlik istiyor. Bir çoğunun hayatı bitik. Diğerlerinin ise sorunları var." Komutanın sesi kalındı ve askerleri ürkütüyordu. Adam devam etti. "Ama hepinizin tek ortak noktası var. Mesina'yı sonuna kadar savunmak. Bunu yapmak için buraya geldiniz, bunu yapmak için burada duruyorsunuz ve bunu yapmak için gerekirse Hades'i boylayacağız." Komutanın her kelimesi acemi askerleri galeyana getiriyordu. Artık hepsi acemilikten kurtulmuş ölmeye hazır Mesina'lı askerler sınıfındaydılar.
Acemi askerlere yeni gelenlerle birlikte Entis ve dostlarının sayısı yirmi üçe çıkmıştı. Hepsi bir aylık bir deneme sürecinden geçtikten sonra sadece on beşi tam anlamı ile orduya katılmaya hak kazanmıştı. İki yüz elli kişiden oluşan mızraklı ordusuna katılmıştı Entis. Bu onun için iyi bir başarıydı. Zira mızrakların dilini iyi biliyordu. Onu çok iyi bir şekilde kullanarak kendini savunmayı öğrenmişti. Artık önüne çıkacak ilk savaşı beklemeye başlamıştı. Üç gün sonra gelen kötü haberler silsilesi pek sevindirmişti Entis'i. Haberler aynen şöyleydi;
Spartalılar kafayı yediler. Komutanları artık bize karşı çarpışıyor. İleri cephede beş yüz adamımızı kaybettik. Komutanları tek kişilik bir ordu gibi. Onlar durdurulamaz. Kimse onları durduramaz.
Mesina'nın şehir güvenliğinden sorumlu ordunun bu haberi alması fazla geç olmamıştı. Spartalılar dosdoğu üstlerine geliyordu ve kadın çocuk ne varsa hiç acımıyorlardı. Zor zamanlar kapıdaydı. Ordunun hemen hazırlanması gerekiyordu. Gerekli silah ve erzak şehirden temin edilmeliydi ve en önemlisi beş bin kişiyi durdurmak için çok fazla askere ihtiyaçları vardı. Entis ve taburu apar topar yataklarından kaldırılmışlardı. Tüm mızraklılar bir tarafa toplanıp beklemeye başladılar. Onların ardından beş yüze yakın piyade geldi. Sonra okçular ve en sonunda da süvari birlikleri. Mesina ordusu kısa zamanda da olsa savaşa hazırlanabilmişti. İki bin kişiydiler ve rakipleri de asker olarak doğan dört bin Spartalıydı. Komutanları ise tek kişilik ordu lakaplı, Savaş Tanrısı Ares'in baş hizmetkarı olan Kratos idi.
İki ordu Mesina'nın doğu açıklarında karşı karşıya gelmişti. Spartalıların mızraklarını yere vuruş sesleri deprem etkisi yaratıyordu. Mesinalılar ister istemez psikolojik bir bozguna uğramışlardı. Entis'in bulunduğu grup en önde duruyordu. Entis ise en önden arkaya doğru üçüncü sırada bekliyordu. Bir süre sonra Mesina komutanı atıyla birlikte öne çıktı. Savaş öncesi askerlerine gerçek olmayan şeyler söyliyecek diye iç geçirdi Entis. Ama onun da galeyana gelmeye ihtiyacı vardı. İlk savaşına göre çok büyük bir rakibi vardı ve bu rakip onun bile gözünü korkutmuştu. Komutan diyeceklerini dedi ve Mesinalılar zafer için haykırmaya başladılar. Bu haykırma birkaç dakika sürdü. Spartalı piyadeler üzerlerine doğru geliyordu.
Mızrakçıbaşı haykırdı:"Hazırlanın!"
Piyadeler yaklaşmışlardı. Komutan hala emri vermemişti. Askerler korku ile karışık bir duygunun içinde bekliyorlardı. Piyadeler artık saldırma mesafesine gelince komutan haykırdı: "Şimdi!"
Beş yüz mızraklının hepsi mızraklarını sürdü. Piyadeler orta karna saldırmışlardı. Mesina komutanı bunu tahmin mi etmişti bilinmez ama en güçlü mızraklıları buraya koymuştu ve üçüncü sırasında da Entis heyecan içinde bekliyordu. Çok geçmeden piyadelerin işi bitmişti. beş yüz mızraklı dokuz-on kayıp vermişti sadece. Spartalılar şimdi de okçularını öne çıkartmışlardı. Komutan tüm orduyu geri çekmeye çalışsa da ilk atış orta bölümde fazla bir kayıp verdirmişti. Okçular, Mesinalılar geri çekildiği için ilerlemişlerdi ve bu hata onların sonu olacaktı. Atlılar, onlar geri dönemeden yarısından çoğunu biçmişti. Okçulardan sonra mızraklılar olduğu için az bir kayıpla atlılar geri çekildi. Mesina komutanı şimdi haykırmıştı: "Piyadeler! Alanın ortasına gidin. Mızraklılar sizde onların arkalarına! "
Komutan mızraklıları, atlıların olması yüzünden göndermişti. Ama daha sonra buna gerek olmadığını anladı. Bine yakın Spartalı piyade ordudan kopup savaş alanına doğru koşmaya başladı. Yedi yüz mesinalının şimdi işi zordu işte. Çünkü onları ufak bir sürpriz bekliyordu. Bunu anlamak kısa sürmüştü.En öndeki on Mesina'lı tek bir darbe ile parçalanarak yere düşmüşlerdi. Bunu beş Mesina'lı daha takip etti. On dakika sonra, Spartalılar mızraklılara kadar gelmişlerdi. Hepsi sıradan teker teker düşmeye başladılar. Üçüncü sıranın düşme anı gelmişti şimdi. Kratos dev kılınçlarını onlara salladı ve ortadakilerin hepsi yere düştü. Kenarda kalanlar ise diğer askerler tarafından Hades'e gönderilmişti. Üçüncü grubundan da düşmesi ile Mesinalılar mızrakçısız kaldı ve okçularına başvurdular. Ama ön saflarda bir gariplik var gibiydi. Kratos'un kılınç darbesini daha almadan bir mızrakçı kendini yere atmıştı. Kalabalıktan yararlanarak sürünmeye çalışmıştı onu bir Spartalı askerin cesedi durdurmuştu. Entis düşünmeye başladı ve kararını verdi. Spartalının miğferini kafasından çıkardı ve kendi kafasına taktı. Ayağa kalkar kalkmaz önündeki Mesina'lı cesetlere kılınç saplamaya başladı. Hala yaralı bir asker olan ordudaki en iyi arkadaşı onun bu yaptığını görmüştü.
"Entis... Se-"
Bu sesten irkilmemişti ama duyduğu ikinci ses onu korkutmaya yetmişti.
"O ismini nerden biliyor?" Kratos sinirliydi.
Entis, arkadaşına da kılınç sapladıktan sonra Kratos'a döndü ve "Bilmiyorum" dedi.
Artık Entis'in de içinde bulunduğu yedi yüze yakın Sparta'lı, Mesina ordusunu yıkmaya başlamıştı. Okçuların ardından üst düzey savaşçılar ve atlıların ardından bir grup Mesina'lı şehre kaçmıştı. Şehir savaşı olacak gibi görünüyordu, ama bu savaş çok kolay bitecekti çünkü, Mesinalıların tüm askerleri cephede ölmüşlerdi. Bu onların işini kolaylaştıracaktı. General Kratos ve ordusu bir zafer daha kazanmıştı. Akşam bolca yenip içildi. Sabah ise şehir savaşı vardı.
"Katliam, bir katliam olacak"
Ertesi gün Mesina orduları kalan bir avuç asker ile savunma alanı oluşturmuşlardı. Ama onları yıkmak fazla kolay olmuştu. Hades'e ölü yağıyordu. Kratos ve generalleri kentin en görkemli binasına girip içerdeki herkesi kılınçtan geçirdiler. Sarayın giriş basamaklarında kan damlıyordu. Aralarında Entis'in de olduğu başka bir grup ise şehrin hazinesini yağmalıyorlardı. Entis amacına ulaşmıştı. En pahalı hazineler ve en güzel kadınlar onun olmuştu. Ama geçen zamanda farketti ki, gerçek isteği bu değildi. Ne altın ne kadınlar. Gözlerinin önünde tek bir silüet canlanıyordu. HADES...
Gündüz yerini yine geceye bırakırken, Kratos ve birkaç adamı şehrin dışına çıktılar. Biraz ilerledikten sonra Kratos onları da bıraktı ve yoluna yalnız devam etti. Geldiği yer şehirden epey uzaktı. Yolu kayalıklar ile kesilince durmuştu. Atından indi ve etrafı kolaçan etmeye başladı. Bu birkaç dakika sürmüştü. Beklenmedik bir anda gökyüzü yarıldı ve gecenin karanlığının içinden güneş gibi parlayan bir yüz belirdi. Bu güneş değildi elbette; ama Kratos onun kim olduğunu çok iyi biliyordu. Çok beklemeden diz çökerek efendisi Ares'e boyun eğdi. Ardından yüzünü kaldırdı ve efendisi ile konuşmaya başladı.
"Lord Ares, emrettiğiniz gibi tüm Yunanistan'ın şehirleri birer birer düşmeye başladı."
"Görüyorum Kratos; ama bu, sana verdiğim güç olmadan bile yapılabilirdi."
"Emriniz nedir efendim?"
"Yunanistan'ı hemen hemen fethettin sayılır."
"Atina olduğu sürece bu fetih tamamlanamaz efendim."
"İşte ben de bundan bahsediyorum Kratos. Atina şehrini koruyan, Athena'nın gücü. Ona bu gücü verenler ise senin düşmanların olan ölümlü müritleri."
"Yani onları yok edersem... Atina düşer mi?"
"Mesina'nın kuzeyine ilerle Kratos. Orada bir köy var. Bu köyün halkı bizzat Athena'ya tapınıyor. Onları yok edersen. Athena da zayıflayacaktır ve saldırıya açık hale gelecektir."
"Emrettiğiniz gibi köyü yok edip halkını da kılınçtan geçireceğim efendim."
"Güzel. Ben de savaş hazırlıklarımı yapmaya başlıyayım"

Ares'in silüeti yeniden gecenin karanlığına karışmıştı. Kratos şehre döndüğünde ise şafak söküyordu. Yeni emirleri almıştı ve bunları uygulamak ona büyük bir zevk verecekti. Ares'in planı işliyordu.

Gerekli hazırlıklar yapıldı, yemekler yendi, kılınçlar bilendi, mızraklar hazırlandı. Artık her şey hazırdı. Kratos ve onun seçtiği elli asker köye doğru ilerlemeye başladı. Bu askerlerden birisi de Entis'di. Geceye kadar köye varmayı hedefliyorlardı. Herkesi uykuda yakalamak, en az zarara yol açacaktı. elli bir asker köylülerin tarlalarını geçtiler, ayın ışığıyla parlayan başakları eğerek kendilerine yol açtılar. Artık köy gözüküyordu. Sağda ve solda, az aralıklarla boyuna dizilmiş küçük evler oluşturuyordu bu köyü. En sonuncu evin önünde ise bir tapınak vardı. Geldikleri adres doğruydu. Biraz daha ilerledikten sonra Kratos bir meşale ile askerlerinin önüne geçti ve onlara durmalarını emretti. Onları yapacakları iş için ki, bu iş katliamdan farksız olacaktı, galeyana getirmesi gerekiyordu. Kratos konuşmaya başladı:

"Onlar bu tapınağı Athena'ya dua edebilmek için yaptılar. Bu köyün tamamı Lord Ares için büyük bir hakaret oluşturuyor. Yakın bu köyü! Hiçbir şey bırakmamak üzere yakın! "
Entis'in sağındaki asker kolunu evet anlamında kaldırdı. Ve askerler etrafa dağılıp köydeki evleri bir bir basmaya başladılar. Her şey istenildiği ve emredildiği gibi oluyordu. Masum insanların kanı askerlerin üzerine bulaşıyordu. Entis, ister istemez onlara katılmış ve birkaç kişiyi kılınçtan geçirmişti. Şimdi efendisini izliyordu. Diğer askerler halkı yok ederlerken o orada durmuş tapınağa doğru ilerleyen Kratos'a bakıyordu. Tam bu sırada bir şey oldu. Entis şaşırmıştı. Tapınağın kapısının sol kenarında bir ışık parlamıştı ve ortaya aniden yaşlı, kısa ve kambur bir kadın çıkmıştı. Kadın dosdoğru tapınağa doğru ilerleyen Kratos'un önüne geldi ve bir şeyler söylemek istedi. Ama Kratos kadını dinlemeden bir kenara doğru hafifçe itti. Artık tapınağın önündeydi. Entis ise hala o kadının kim olduğunu merak ediyordu. Garip bir şey daha olmuştu. Kadın şimdi dosdoğru Entis'e bakıyordu. Entis tam olarak ona baktığını anlamak için, işaret parmağını kendi üzerine doğrulttu. Kadın evet anlamında başını sallayınca, Entis hızlı ve şaşırmış bir şekilde kadının yanına doğru ilerledi. Yanına geldiğinde Entis dayanamadı ve sordu:
"Kimsin sen?"
"Ben bu köyün kahiniyim."
"Peki efendi Kratos'a ne söyledin."
"O artık geri dönülemez bir yola girdi. Ama senin için hala bir umut var."
"Umut mu? Hayır, ben umudumu kaybedeli çok uzun zaman oldu."
"Demek tanrılardan intikam alınamayacağını düşünüyorsun Entis."
"Ama ismimi nası-"
"Git buradan Entis git buradan ve sana söyleyeceğim yere ilerleyerek karını kurtarma şansını yakala."
"Nereye, nasıl?"
Konuşma ilginçleşiyordu. Köylülerin neredeyse hepsi kanlar içinde yerde yatıyordu.
"Ölülerin gittiği yere git Entis."
"Tartarusa? Ama bu imkansız."
"Oraya gitmenin farklı yolları var oğlum. Roma'da bulunan Cumae şehrinin yakınınlarındaki gizli geçit de dosdoğru seni yeraltı dünyasına götürecektir."
"Roma mı? Cumae'ye gitmek çok zor olur hem ordu-"
Kahin eliyle tapınağın sol tarafında bulunan yolu gösterir:
"Bu yolun sonunda uçan bir at göreceksin Entis, o at seni dosdoğru istediğin yere götürecek."
"Peki bana neden yardım ediyorsun.
"İlerde anlıyacaksın oğlum ilerde anlıyacaksın."
Entis o yola doğru, şaşkın bir şekilde koşmaya başlar. Yolda duyduklarının hayal olup olmadığını sorgular. Ama yolun sonundaki alevlerle sarılı olan Pegasus'u görünce her şeyin gerçek olduğuna kanaat getirir. Ürkse de ata zarar veriyor mu diye dokunur. Elinin yanmadığını görünce ata atlar ve yerini alır. İlk başlarda dengesini biraz yitirse de birkaç dakika sonra Pegasus'a alışır ve at uçmaya başlar. Biraz gittikten sonra tapınağın üzerinden geçer. Kratos'un haykırışını da duymuştur böylece: "Ares!"
Daha sonra tapınağın çatısının açık yerlerinden daha önce hiç görmediği beyazlıkta küller görür. Bu küller dosdoğru Kratos'un üzerine gelir ve onun tenini beyazlaştırır. Uzaklaşmadan önce son gördüğü şey ise Kratos'un bağıra bağıra küfretmesi olmuştur.


I.Bölümün Sonu
------------------------------------------------------------------------------------------------------

UNUTULMUŞ SAVAŞÇI BÖLÜM II- ENTIS'IN ÖCÜ


Yangın, küller, tapınak, katledilmiş insanların bedenleri... hepsi geride kalmıştı. Entis artık tek bir noktaya konsantre olmaya çalışıyordu. Bu yaşananların gerçek olup olmadığını merak ediyordu. Ölmeden Hades'e girecekti. Bundan hem endişeleniyor, hem korkuyor hem de neşe duyuyordu.Pegasus inişe geçmişti.
Rüzgar yüzüne çarpıyordu ve bu onu son derece rahatsız ediyordu. Ve o buna hiç alışık değildi. Ne de olsa insan hergün uçan bir atın üzerinde seyahat etmiyordu. Kendini bulunduğu durumdan ötürü gülünç buluyordu. Sonra başını sağa sola salladı ve kendine geldi. Pegasus'un bu hızda gitmesi onun bacaklarını inişte kırmasna neden olacak gibi görünüyordu. Ama at inişte tüy kadar hafif olmuştu. Ve ikisi de sağ salim bir şekilde Cumae şehrinin yakınlarına inebilmişlerdi. Entis attan indikten sonra yürümekte güçlük çekmişti. Çünkü Yunanistan'dan buraya her yanı alev alev yanan bir atın üzerinde gelmişti. Kendini daha fazla zorlamadı ve yere üçüncü düşüşünde kendini Morpheus'un kucağına bırakıp rüyalar alemine daldı.
Sabahın ilk ışıkları ile beraber Entis uykudan uyandı. İlk farkettiği şey Pegasus'un gitmiş olmasıydı. Neyse diyerek geçiştirdi ve toparlanıp etrafı kolaçan etmeye başladı. Karnı gurulduyordu ve şimdi nereye gideceğine dair en ufak bir bilgisi yoktu. İşte tam bunları düşünürken kafasının içerisinde dün gece duyduğu bir ses yeniden yankılandı.
"Entis, Pegasus gördüğün gibi gitmiş. Ama o az ileride sana alevden bile daha yakıcı olan bi tüy bıraktı. Bu tüyü bul ve hedefine doğru ilerle!"

Entis denileni yaptı ve etrafı aramaya koyuldu. Tek bulduğu şey harap olmuş taşların içinden çıkardığı bir insan cesediydi. Cesedi dikkatli bir şekilde inceledi ve üzerinde değerli bir eşya buldu. Bu bir amuletti ve gizemleri vardı. Entis amuleti cebine koydu ve etrafı kolaçan etmeye devam etti. Umutları tükenme noktasına gelmişti ki. Bir gariplik oldu. Cebine koyduğu amulet parlamaya başladı. Ve o ilerledikçe bu parlama daha da artıyordu. Entis yolun üzerinde Pegasus'un bıraktığı tüyü bulmuştu. Tüyü aldığı anda amulet yeniden söndü. Tüyü almıştı, peki ya şimdi ne olacaktı? Düşündü, düşündü. Ama bir çıkar yol bulamadı. Altı üstü saçma bir tüy dedi ve onu tahta harabelerin yanından geçerken fırlattı. Tüy bir anda kor gibi bir aleve dönüştü. Bir kaç saniye sonra dümdüz bir halka şeklini aldı ve giderek yükselmeye başladı. Neredeyse göğe değecekti ki. Alev kendini tüm hızıyla yere bıraktı. Alevin yere inmesi saniseler sürmüştü. Hiçbir şey olmamış gibiydi, yeniden. Entis bekledi, bekledi. Sonunda yerde bir işaret belirdi. Bu işareti sadece olimposlular kullanıyorlardı. Yerde oluşan simge OMEGA harfinden başka bir şey değildi. Halka şeklindeki taş yavaş yavaş kendini yer altına doğru indirmeye başlamıştı. Entis bunu çok geçmeden anladı ve korkuyla karışık bir duygu ile taşın üzerine atladı.
Entis aşağıya doğru indikçe ortam daha da kızıllaşmaya başlıyordu. Sanki kan dolu bir kavanozun içine girmişti. Taş ile birlikte bayağı bir yol kat etmişti. Hades'in nehirleri belli olmaya başlamıştı. Ve etrafında oraya doğru düşen insanlar bulunuyordu. Kendi kendine bunun ne zaman biteceğini sorduğu anda garip bir şey daha oldu. Yukarıdan aşağıya doğru hızla düşen, garip sakallı ve şişman bir adam, Entis'in üzerinde bulunduğu taşın ucuna tutundu. Adam: "Yardım et bana!" diye bağırdı. Entis önce çok şaşırdı ama daha sonra adama yardım etme kararı aldı. Adama elini uzattı ve onu yukarı çekmeye çalıştı. Tuzağa düşmüştü. Adam, Entis'in elinden aldığı güç ile kendisini yukarı çekmişti fakat ona yardım eden kişiye ihanet edip kolundan tuttuğu gibi Entis'i aşağıda bulunan nehirlere fırlatmıştı. Bu ihaneti kaldıramazdı ama olan olmuştu. Üst dünyada bulduğu amuleti yeniden parlamıştı. Belkide o garip görünüşlü adam Entis'e yardım etmişti. Styx, nehirleri göründüğünde, Entis'in kalbi hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı. Gözlerini kapadı ve kendini nehire doğru bıraktı.
Gözlerini açmaya çalışıyordu ama kapakları o kadar ağırlaşmıştı ki, bunu istese de yapamıyordu. Göz kapaklarını daha fazla zorlamadı ve onları aşağıya bıraktı. Aradan ne kadar geçmişti bilmiyordu. Belki bir gün belki bir yıl. Tek bildiği şey ise yoluna devam etmek zorunda olduğuydu. Entis son bir gayretle gözlerini açmayı denedi ve başardı. İşte tam o sırada, tahta bir zemine iki adet metal parçası düşmüştü. Bulunduğu platform ise sürekli yukarı ve aşağıya doğru düzensiz bir şekilde hareket ediyordu. Entis olanların farkına varmaya başlamıştı. Erebus'tan ebedi istirahathanesi olan Tartarus'a geçiyordu. Bunu bir kayığın üzerinde yapıyordu. Doğrulduğunda biraz ilersinde kürek çeken birisini görmüştü. Bu o olmalıydı. Geçişi sağlayan kayıkçı Charon. Ama bir yanlışlık olmuş olmalıydı. Çünkü burada olmaması gerekiyordu. O ölmemişti.
Ayağa kalkmakta zorluk çekti. Kalkar kalkmaz ise amuletini kontrol etmesi olmuştu. Tüm ceplerini karıştırdı ama bulamadı. Kayıkçı suratını ona döndü ve parlayan amuleti ona göstererek: "Bunu mu arıyorsun seni ölümlü?"
"Evet, o benim."
"Hayır, o artık benim. Sonsuza kadar da benim kalacak."
"Onu benden çaldın seni aşağılık!"
"Çalmak mı? Heh. Gözüne koyduğum paralar karşılığında onu senden aldım."
"Ama, ama, bbben ölmüş olamam."
"Seni gördüm. Uçurumu direk boylayarak nehire düştün. Yaşamayı mı bekliyordun."
"Ama ben ölmeden buraya geldim. Cumae'den."
"Safsata. Senin gibi aciz bir ölümlünün Cumae'deki geçiti bulman imkansız."
"Pegasus'un tüyünü kullanarak geçiti açtım."
"Sen? Pegasus'u kullandın he? Rüyamda görsem inanmam."
"Bir kahin, Pegasus'u benim için o getirdi."
"Kahin mi? Bak aciz ölümlü. Pegasus gibi bir varlığı, bir kahin gücü ile asla çağıramaz. Eğer anlattıkların doğru ise, bir tanrı ile konuşmuş olmalısın."
"Bu im-"
"Onlar senin sırtından geçinmeyi severler ve sonra bir gün ansızın seni terkederler. Neye uğradığını anlamadan delirirsin."
"Persephone. Onu Tartarus'ta görebilir miyim?"
"Tanrıçayı mı? Bu zor bir dilek ölümlü."
"Ama amulet parıldıyor. Bu yaklaşıyoruz demek."
Charon gevşek bir kahkaha patlattı ve devam etti: "Bu amulet kimin elindeyse onun istediği şeyin yerini gösterir."
"Peki sen neyi istiyorsun?"
"Tartarus'a gitmeyi elbette."
"Pekala amulet sende kalabilir. Beni bir an önce Tartarus'a götür Charon."
"Emrin olur."
Uzun bir yolculuğun ardından kayık nihayet Tartarus'un kıyılarına ulaşmıştı. Heryer uçsuz bucaksız bir çöl gibi Entis'in karşısında duruyordu. Kandan yaratılmış bir çöl. Entis, amuletle kıyıdan uzaklaşan Charon'a son bir umutla seslendi: "Charon! Persephone'u nasıl bulacağım peki?" Entis'in sorusuna yanıt gecikmemişti.
"Bunu kullan evlat. Benim yol güzergahım her zaman aynı. Bu yüzden buna benden daha çok ihtiyacın olacak."
Entis önüne düşen amuletin yerde yuvarlanışını seyretti. Ardından onu alarak yüzünü nehire döndü. Tam teşekkür edecekti ki, Charon'un gitmiş olduğunu gördü. Ona içinden teşekkür etti ve ilerlemeye başladı.O ilerledikçe amulet de yavaş yavaş parlamaya başlıyordu. Bu küçük eşya, uçsuz bucaksız gibi görünen mekanda ona yolunu bulduruyordu. Entis ilerlemeye devam etti. Ta ki, karşıdan gelen türlü gariplikteki zebanileri görünceye kadar. Kılıncını çekti ve korkusuz bir şekilde beş zebanin üzerine doğru koşmaya başladı. Daha dördü ne olduğunu anlayamadan birinin sağ gözüne kılınç saplanmıştı bile. Entis, kılıncını zebanin gözünün içinden çıkarmadan sağa doğru çektiğinde ise, zebani hızlı bir biçimde yere yığıldı. Geriye doğru bir takla atıp savunma moduna girmişti şimdi. Zebanilerden birisi, arkadaşının intikamını almak için Entis'in önüne doğru ilerliyordu. Ama bu ilerleyiş çok kısa sürmüştü. Suratını delip geçen kılıncın nereden geldiğini anlamadan zebani yere yığıldı. Kalan üçünde ise şimdi korku baş göstermişti. Entis onlara doğru koşmaya başladı. Kılıncının olmadığını anladıkları anda, zebaniler, Entis'e doğru ilerlemeye başladılar. Fırsatını yakalamıştı işte. Zebaniye fırlattığı, kana bürünmüş kılıncı yerden aldı ve savunmalarını düşürmüş olan üç zebaniye savurmaya başladı. Sanki üçü de eşit boyutlarda doğranmış gibiydiler. Bir karanlık, cesetlerini süpürüp onları yok etmişti. Entis kanlı kılıncı yukarı kaldırdı ve haykırdı : "Hepsi bu kadar mı Hades!" Bunu dedikten sonra, Entis tanıdık bir ses duymuştu.
"Entis"
"Kahin? Sen misin? Ama nasıl?"
"Nasıl olduğunun bir önemi yok Entis. Önemli olan tek şey görevin."
"Eğer sesini buraya ulaştırabiliyorsan, az önce Hades'in yaratıklarına ne yaptığımı görmüş olman lazım."
"Güzel bir zafer kazandın Entis. Ama bu ilerde karşılaşacağın, tehlikelere bakılırsa hiçbir şey."
"İlerde yaşayacağım mı?"
"Yolculuğuna devam et Entis. Amulet sana yardımcı olacktır."

Entis, telefonu kapattı ve yoluna devam etti. Hiç dinlenmeden üç tane tepeyi geride bırakmıştı. Şimdi ise önünde kandan yapılmış bir dağ bulunuyordu. Persephone'un sarayı bu dağın tepesinde olmalıydı. Güç toplaması gerekiyordu, bunun içinde uyumalıydı. Entis bulunduğu ortama güvenmese de elinden daha iyisi gelmeyeceği için, kendini yere bıraktı ve uykuya daldı. Ölümün içinde uyuyordu. Gözlerini açtığında ise, ortamda hiçbir değişiklik yoktu. Gök hala kıpkırmızıydı. Bir yerlerden şıngırdayan dev zincir sesleri geliyordu. Yiyecek bir şey yoktu. Bu yüzden kendi kendine gocundu ama daha sonra yerden kalktı ve önünde duran, ve kandan yapılmış gibi olan dağa tırmanmaya başladı. Yukarıya her bir elini atışında zincirlerin sesi daha da yakından geliyordu. Entis, göğün kızıllı içinde kayboldu. Elleri su toplamış, kesilmiş ve kanlıydı. Ama o yılmamıştı. Karnından garip sesler geliyordu. Aldırış etmeden devam etti. Dinlenmek istiyordu ama en ufak bir patika bile görünmüyordu. Yukarıda tek görebildiği şey sarp kayalıktı.
Zincirlerin şıngırdaması artık kulaklarını rahatsız edecek seviyeye gelmişti. Kaç zamandır veya kaç gündür bu dik yokuşu tırmandığını bilmiyordu. Tek düşündüğü şey Hades'ten alacağı intikamdı. Belki de onu ayakta tutan tek şey buydu. Entis, dağın tepesine elini attığında, zincirler sanki yanındaymış gibi ses çıkartıyordu. Şimdi kendini yukarı çekip dağın tepesine varmıştı. Etrafı seyrederken buranın en yüksek yer olmadığını gördü. Ama amulet onu buraya getirmişti.Dağın ilerisinde çok ince olan bir patika görmüştü. Onun ilerisinde de dar bir koridor vardı. Dengesini sağlayarak yavaş bir şekilde, dar koridora doğru ilerlemeye başladı. Herhangi bir yanlışlık onunsonu olabilirdi. Entis, nefesini bile sabitlemişti artık. Koridora çok yaklaşmıştı. Ondan ileride ne olduğunu çok merak ediyordu belkide şu an en çok merak ettiği şey buydu. Entis, dar koridora tam girecekti ki, yine o dev zincir şıngırtılarını duydu. Ses çok yakından gelmişti ve üzerinde bulunduğu dar patika sallanmaya başlamıştı. Geri dönüp dönmemekle ilgili kararsız kalmıştı ki. Patikanın önüne düşen dev kayalardan sonra hızlı bir şekilde dağın zirvesine geri dönmeye başladı. Bulunduğu patika hala sallanıyordu ve o en kötüyü bile düşünmeye başlamıştı. Entis dengesini yitirdi ve dar patikadan aşağıya savruldu. Düşüyordu.
Yer titriyordu ve Entis tüm umutlarını yitirmiş bir biçimde aşağıya düşüyordu. Parçalanması an meselesiydi. Ama bu depremin kötü olduğu kadar iyi yanlarıda vardı. Entis aşağıya doğru düşürken bir kaya ansızın bulunduğu gedikten dışa doğru çıkmıştı. Entis son bir hamleyle ona tuttunmaya çalıştı. Dev kaya aşağıya inmeden üzerine çıktı ve kaya aşağı uçarken Entis kendini yukarıya doğru itti. İlk kez havada bu kadar fazla kalabilmişti. Sanki iki kez zıplamıştı. Entis hızlı bir şekilde dağın yamacını yeniden tırmandı ve zirveye ulaştı. Hızla dar patikaya girdi ve kaldırabildiği kadar kayayı kaldırıp yolunu açmaya başladı. Girilecek kadar olduğunda ise daha fazla uğraşmadı ve kendini karanlığın içine bıraktı.
Zemin ıslaktı ve ortamda kötü sayılabilecek derecede pis bir koku vardı. Ama Entis buna alışıktı. Ne de olsa bir zamanlar bu kokuya çok benzeyen bir kokuyla ortalıkta dolaşıyordu. Koridorun sonu gözükmeye başlamıştı nihayet. Entis amuletin parladığını görmüştü. Saray bu koridorun sonunda olmalıydı ve beklediği gibi olmuştu. Dev bir ağacın az ilerisinde dev bir saray sanki bu pisliğin içine ait değilim der gibi haykırıyordu. Entis ilk defa bu kadar görkemli bir yapı görüyordu. Daha önce de saraylar görmüştü ama hiçbiri bu kadar ustalıkla yapılabilmiş değildi. Entis sarayın dev kapısına doğru ilerledi. İlerlerken de bir taşa yazılmış olan bir not dikkatini çekmişti. Aynen şöyle yazıyordu:
"Uğruna mevsimlerin yaratılmasına neden olan, güzellerden bile daha güzel olan muhteşem tanrıça Persephone, adına yaptırılmıştır.
III. Pathos Verdes"

Bunu bir insan mı yapmıştı yani? Entis yapıdaki güzelliği bir insanın yapabileceğine inanmıyordu. Tanrılar tarafından yaptırılmış olmalı diye düşündü ve dev ağacın altında bulunan gölü geçerek sarayın giriş kapısına geldi. O tam kapıyı çalacaktı ki, kapı kendiliğinden açılıverdi. "Bekleniyordum galiba" diye geçirdi aklından. Dev sarayın salonu da dışı gibi ihtişamlıydı. Hatta ondan bile güzeldi. Entis, bu çaptaki bir güzelliği izleye izleye salonun sonuna vardı. Altından dev bir taht onu karşılamıştı. Ama boştu. Entis haykırdı: "Persephone!" Ses salonda tam yedi kez yankılandıktan sonra transparan beyaz kumaşların içinde bulunan güzellik abidesi Persephone tahtın önünde belirdi. Entis'in görüp görebileceği en güzel kadındı bu. Üçüncü kez şoke olmuştu. Hatta onu görünce kendinden bile geçmişti. Persephone da durumdan memnun gibi görünüyordu. Onu rahatsız eden adama hiç mi hiçbir şey söylememişti. Entis başını salladı ve konuya girdi. Gözleri hala Persephone'un vücudunu süzüyordu:
"Tanrıça Persephone, ben sizden bir şey istemek için geldim."
"Geldin mi? Yoksa gönderdiler mi? "
"Efendim?"
"Buraya niçin geldiğini ve sana kimin yardım ettiğini biliyorum Entis."
"Kahini mi söylüyosunuz?"
"Aptal olma Entis, o bir kahin değil."
"Peki kim?"
Persephone tam konuşacaktı ki, salonun içerisinde üçüncü bir ses yankılandı. Entis bu sesi biliyordu. Bu kahindi.
"Persephone!"
"Gaia?"
"Gaia mı?"
"Tebrikler Entis görevini başarı ile tamamlayabildin."
"Kahin, henüz görevim bitmedi. Karım İlenya'yı kurtarmadığım sürece de bitmeyecek."
"Buraya kadar boşuna geldin seni ahmak savaşçı!"
"Hayır! Onu almadan hiçbiryere gitmeyeceğim!"
"Bir tanrıça ile savaşmayı mı planlıyorsun yani?"
"Buraya kadar geldim. Bundan sonra da devam etmeliyim!"
"Entis! Gözlerini kapat!"
Entis hiçbir şey anlamıyordu. Kahin gerçekte kimdi ve neden ona gözlerini kapatmasını söylüyordu? Ama o talimatlara uyacaktı. Entis gözlerini kapattı. Tekrar açtığında ise başka bir yere gelmişti. Burayı hatırlıyordu. Hem de çok iyi hatırlıyordu. Önünde bulunan bu mezarı nasıl unutabilirdi ki.
"Beni buraya kahrolmam için mi getirdin Kahin?"
Entis'in ardından ansızın sarı saçlı ve mavi gözlü bir kafın çıkageldi. Yüzü berrak ve temizdi. Hatta Entis'e göre Persephone'dan bile daha güzeldi. Ama bu nasıl olabilnmişti?
"İlenya? Ama ssen- nnnasıl?"
"Bunlar şimdi konuşulacak şeyler değil Entis. Seni buraya çok farklı bir şey için çağırdım."
Entis dördüncü kez şoke olmuştu. Karısının ağzından kahin'in sesi çıkıyordu. Başını salladı ve konuşmaya başladı.
"Ne için?"
"Bir güç!"
"Hayır kahin. Ben ne yaparsam yapayım bir tanrıçayı yenemem."
"Bu çok yanlış bir düşünce Entis. Tanrılar ve tanrıçalar belki ölümsüzler ama onlar yenilmez değil. Persephone şimdi yada ilerde yok edilmeli."
"Yani onu yenebilir miyim?"
"Bu güç ile büyük belaları bile bertaraf edebilirsin Entis. Al bunu al ve düşmanlarını yok et!"
Entis'in etrafında iki tane saydam kadın uçuşuyordu. Bunlar dokuz Muse'den ikisiydi. Yavaş yavaş Entis'in vücudu kasılmaya başladı. Acı çekmiyordu ama sanki birileri vücuduna canlı canlı çelik çakıyorlardı. Entis kıpırdayamaz duruma gelmişti. Museler dönmeyi bıraktıkları anda Entis kendini nihayet serbest hissedebilmişti. "Hades!" diye haykırdı. Ağzından beyaz ışıklı dumanlar çıkıyordu. Haykırarak konuşmaya devam etti. "Sen benim karımı aldın! Şimdi ise ödeşme zamanı Hades, şimdi ölüm zamanı!"
Entis gözlerini yeniden açtığında Persephone'un uçarak hızlı bir şekilde üzerine geldiğini gördü. Kaygan zeminden kendini yere atarak onun altından geçti. Kılıncını çekmişti. Persephone üzerine peş peşe büyüler gönderiyordu ama kılıncın gücü o kadar fazlaydı ki sanki Jason'ın Golden Fleece'i gibi gelebn tüm saldırıları rakibine geri gönderiyordu. Persephone gönderdiği büyüleri üst üste kendi alınca ister istemez tökezledi: "Seni alçak ölümlü! " İkisi de birbirini süzmeye başlamıştı. Dev salonun etrafında çember çizerek dönüyorlardı. Entis bir anda Persephone'un üzerine koşmaya başladı. Persephone onun bu ani çıkışını gördü ve Entis'e güçlü bir büyü fırlattı. Ama yine aynı şey olmuştu. Persephone yere düşer düşmez, Entis kılıncı saplamıştı. Persephone'un içi çekiliyor gibiydi. Bir an oradan yok oldu ve Entis'in omuzlarına elleriyle dokundu. Artık Entis kıpırdayamıyordu. Persephone konuşmaya başladı. "Pekala ölümlü, meydan okumanı kabul ediyorum. Eğer karını gerçekten kurtarmak istiyorsan onu geçmişe dönüp kendin kurtarman gerek. Bunun için de geçmişteki kendini yok etmen gerek."
Entis artık kıpırdayabiliyordu ve bu sefer nereye gönderildiğini biliyordu. Geçmişteki hali biraz sonra gelip karısını öldürecekti. Gidip onu durduracak ve karısıyla beraber mutlu bir hayat süreceklerdi. Bir süre sonra geçmişteki Entis kucağında bir kadın ile belirdi. Kadın uyuyordu ve saçları aşağı değiyordu. Sanki geçtiği yerlere düşen saç telleri birer başağa dönüşüyordu. Entis karısını uyandırmadan elleri ve ayaklarını bağladı. Gelecekteki Entis ise, tam fırsatı deyip harakete geçecekti ki, yine kahinin sesini duydu: "Dur Entis!"
"Kahin? Ama karım-"
"Persephone seni kandırıyor Entis, kendi kendini yok edip sürekliliği bozmanı istiyor."
"Nasıl yani?"
"Persephone bizzat, Kaderin Kızkardeşlerinin gücünü kullanıyor Entis. Eğer burada kendini öldürürsen, Sparta ordusuna hiç katılmamış olacak, köyü basıp Pegasus'la Cumae şehrine yolculuk yapıp asla ve asla Hades'e inmeyeceksin."
"Yani?"
"Sadece seyret Entis seyret ve Persephone'u yalanlarından dolayı cezalandır!"
Geçmişteki Entis karısının kalbine hançer saplarken diğer Entis ise tekrar salona dönüyordu. Artık daha kızgın ve daha güçlüydü. Kendini daha önce hiç bu kadar enerjik hissetmemişti. "Senden ve yalanlarından bıktım usandım Persephone!"
"Demek Gaia, senin tarafında he."
"Kimin kimin tarafında olduğunun bir önemi yok. Önemli olan tek bir şey var ve o da-"
Yer sallanıyordu. Saray yıkılıyordu sanki. Yer sallanıyordu ve Persephone kahkalar atarak gülüyordu. Kahin son bir umutla Entis ile konuşmaya çalıştı: "Çık oradan Entis! Çık oradan!"
"Ne- Neler oluyor?"
"Hades, o geliyor ve çok sinirli!"
Entis kapıya doğru koşmaya yeltendi ama. O daha çıkamadan içeriye yeraltı tanrısı girmişti bile. İşi bitmişti. Hades bıçağının teki ile Entis'i yakaladı ve fazla bir güç sarfetmeden onu, tahtı paramparça edip duvarı yararak dev dağdan aşağı fırlattı. Bıçak Entis'in bütün iç organlarını harap etmişti ve az sonra da bütün vücudu paramparça olacaktı. Son bir kez karısını düşündü ve kendini Tartarus'un boşluğuna bıraktı. Yakından duyduğu zincir şangırtıları eşliğinde kendini ölümüne hazırladı.

II. Bölümün Sonu

------------------------------------------------------------------------------------
UNUTULMUŞ SAVAŞÇI BÖLÜM III - SONSUZLUK

"İntikam alma duygusu insanın bastıramadığı bir şeydir. Çoğu zaman vicdan ile savaşır ama insanın iç dünyası vicdanını bir süreliğine mağlup ilan eder. Çünkü insan bilir ki, yaptığı yanlıştan sonra ömrü boyunca vicdan azabı çekecektir. Bu da onu sonsuzluğa iten en temel etkenlerden biridir. Birinin canını almak için ne kadar kötülük yapabilirsiniz. Kimleri intikamınız için feda edebilirsiniz. Sizin içinizdeki kötülük daha kaç hayat söndürebilir? Eğer insan vicdanı ile karşı karşıya kalacağını biliyorsa, neden kötülük yapmaya devam eder?"

Zincir sesleri artık kulaklarını sağır edecek seviyeye ulaşmıştı. Tek gözüne ise duvardan kopan kalın bir taş parçası girmişti. Entis paramparça bir vücud ile aşağı düşüyordu. Tüm umutlarını yitirmişti ki bir sarsıntı hissetti. Artık acı hissetmiyordu, korku, keder ve başarısızlık. Hepsi yok olup gitmiş gibiydi. Entis sağlam olan gözünü açmaya çalışıyordu. Bunu yapmaya çalışırken dahi vücudunun belli kesimlerinden etler aşağıya dökülüyordu. Ama o acı hissetmiyordu. Gözünü açabildiğinde ise kör olduğunu sanmıştı. Çünkü etrafta karanlıktan başka bir şey yoktu. Entis zorlukla konuşmaya çalıştı: "Orada kimse vvar mmı?"
Uzaktan birkaç kıpırtı sesi duyuluyordu. Ama ne olduğu hakkında en ufak bir bilgisi yoktu Entis'in. Etrafa dikkatlice baktığında ise boşlukta asılı durduğunu farketmişti. Daha ne oluyor demeye kalmadan, toprakla kaplı olan ve üzerinde ağaçlar, nehirler, kayalar olan dev bir titan ile göz göze gelmişti. "Bir rüya mı bu?"
"Gerçek sayılmaz, fakat rüya da sayılmaz."
"Bu sesi tanıyorum. Kahinin sesi."
"O bir insan değildi Entis, o bendim. Her şeyi başlatan ve bitiren ben. GAIA!"
"Öyleyse burada işin ne? Neden Olimpos'ta değilsin? Ve bana neden yardım ettin? "
"Olimpos'ta değilim, çünkü verilenlerin kıymetini bilmeyen zalim biri yüzünden buraya hapsedildim. Dış dünyaya çıkabiliyorum, fakat kendi bedenim daima burada hapis kalıyor."
"Peki benden ne istiyorsun?"
"Senden bir şey istemiyorum Entis. Durumuna bakılırsa sen benden bir şey isteyeceksin."
"Bir tanrıdan en son bir şey dilediğimde neler olduğunu benden iyi bilemezsin."
"Hades'ten hala intikam almak istiyor musun Entis?"
"Karısını kesip buna bir son verebilirdim. Ama o geldi ve şimdi buradayım."
"Hala bir şansın olabilir Entis. Olimpos'ta olan kargaşadan karlı çıkabilirsin."
"Kargaşa mı? Nasıl yani?"
"Sen zannediyor musun ki, büyük savaştan sonra hiç sorun çıkmayacak. Olimpos son aldığım bilgilere göre dağılmanın eşiğinde. Athena ile Ares'ten tut Hades ile Poseidon'a kadar dağılmalar oluyor. Zeus'un kuralları günden güne zayıflıyor. Düzen bozuluyor Entis ve en önemlisi büyük savaş yeniden geliyor."
"Benden seni ve diğer titanları kurtarmamı istemeyeceksin değil mi?"
"Bununla başaçıkabileceğini düşünmüyorum Entis. Senin geleceğin çok farklı olacak."
"Peki nasıl?"
"Olimpos'taki dağınıklıktan faydalan ve Hades'ten intikamını al Entis."
"Peki nereden başlamalıyım?"
"Atlantis!"
"Atlantis mi?"
"Atlas seni oranın yakınlarına bırakacak. Senin yapman gereken tek şey ise Poseidon'ın su yüzüne çıkmasını beklemek!"

Entis tek gözünü bir kez kapadı ve sonra yeniden açtı. Yeniden Hades'de idi. Artık çok fazla acı hissediyordu. Vücudunun her yeri yanıyordu. Daha önce bu kadar fazla bir acı hissetmemişti. Vücudundaki tüm yaralar kapanıyordu. Hepsi birer çiziğe dönüşmüştü şimdi. Entis acıdan böğürüyordu bunu bütün yaralar kapanana kadar sürdürmüştü. Bittiğinde ise dev bir elin onu yukarıya taşıdığının farkına varmıştı. Bu Atlas olmalıydı. Ve onu Atlantis'in yakınlarına bırakacaktı. Dev el yukarı doğru yükseldikçe ister istemez geçtiği yerin kenarlarına çarpıyordu. Bu da üstten Entis'e doğru dev kayaların düşmesi anlamına geliyordu. Yorgunluğa yenik düşmüş bir savaşçı için artık kaçmak çok zor bir şeydi. Bu yüzden olduğu yerde öylece kalakaldı. İşte o anda, Atlas dev elinin dev parmaklarını sıkarak bir yumruğa dönüştürdü. Entis için artık burası güvenli bir kafese dönüşmüştü. Toprak tabakayı geçmiş olmalıydılar artık. Çünkü etrafta deniz kokusu vardı. Atlas yumruk yapmayı bıraktığında ise dev yıkık kent Entis'in gözlerinin önüne serilmişti. Böylesine büyük bir mimariyi daha önce de görmüştü. Kusursuz sayılacak derecede bir güzelliğe sahip olan tanrıların şehri Atlantis'teydi. Ama artık harabeye dönmüştü. Ne yapacağını düşünüyordu ki; yeniden Gaia'nın sesini duydu.
"En büyük olan adaya doğru yüzmeye çalış Entis. Eğer başarırsan Poseidon karşına çıkacaktır."
"En büyük adaya kadar yüzmem gerek yani. Ama peki şu dev yılanımsı yaratıklardan nasıl kurtulacağım."
"Hydra Atlantis yıkıldığından beri buralarda avlanır. Onun dikkatini başka bir yöne çekip o adaya geçmelisin. Ya da onu öldürmen tek yolmuş gibi gözüküyor."
"Bu yaratık beni aşar. Bu yüzden onun dikkatini çekeceğim. Ama nasıl?"
Entis bunu der demez etrafı kolaçan etmeye başladı. Gördüğü şeyler basit yıkıntılar gibi duruyordu onun için. Bulunduğu yerdeki dev sütunlar ona bir avantaj kazandırabilirdi belki. Eğer adanın kuzey tarafında bulunan dev sütunların en doğusundakini diğerlerinin üzerine doğru itebilirse en uçtaki denize düşer böylece güzel bir gürültü oluşturup birkaç saniyeliğine de olsa ona avantaj kazandırabilirdi. Hemen sütunların yanına doğru koştu. Ondan kat be kat daha uzundular. İyi ses çıkaracaklar gibi duruyordu. Düşünmeden en doğuda olanı diğerlerinin üzerine doğru itmeye başladı. Yorgunluğu azalıyordu. Kaslarının kasıldığını hissediyordu. Aklına, yeraltında başına gelenler geliyordu. Ve bu onu oldukça sinirli birine dönüştürüyordu. Bütün bunların sorumlusu olan kişiyi aklından hiç çıkartamıyordu. Entis, HADES! diyerek haykırdı. Ve o dev sütunu diğerlerinin üzerine itti. Sütunlar sağdan sola doğru birbirlerine vurarak iniyordu. Her şey planlandığı gibi olup giderken Entis karşıda duran dev adaya yüzmek için üzerinde bulunan yırtık pırtık kıyafetleri çıkardı. Amacı yükünü hafifletip bir an önce karşıya geçmekti. Hydra'ya yakalanmak ise aklına getirdiği son şeydi şu an için.
Son sütunun büyük bir gürültü ile denize düşmesini fırsat bilen Entis derhal denize daldı ve yüzmeye başladı. Hydra ise gürültüye doğru yüzüyordu. Entis yolu yarıladığında Hydra sütunların yanına varmıştı bile. Ve artık ortamda gürültü çıkaran tek canlıya odaklanmıştı şimdi. Entis arkasından gelen dev yaratığın suda çıkardığı sesleri duyabiliyordu. Ama onun tek düşündüğü şey bir an önce önündeki adaya ayak basmaktı. Böylece Poseidon onu kurtarabilirdi. Entis birkaç kulaç daha attı ve adaya varabildi. Hydra ise dibe daldı. Entis adanın tam ortasına doğru hızla ilerlerken arkasından bir gürültü yükseldi. Bu gürültü aynı zamanda güneşin önünü kapatıyordu. Entis arkasını daha dönmeden Hydra ona saldırdı. Ama başarısız oldu. Onun ulaşamayacağı bir yerde duruyordu şimdi. Hydra yeniden dibe daldı. O adanın diğer yakasına doğru ilerlerken Entis de koşarak az önce Hydra'nın ona saldırdığı yere gitti. Hydra başını sudan çıkardığında yine başarısız olmuştu. Ve yeniden suya daldı. Entis de az önce yaptığı hareketi tekrarladı ve Hydra'nın sudan çıkmasını bekledi. Beklediği gibi de oldu. Hydra başını sudan çıkardı ve Entis'e ulaşamayınca acı acı böğürmeye başladı. Derken garip bir şey oldu. Yaratığın başı daha suya girmeden Entis'in tam arkasında Hydra'nın başka bir başı daha yükseldi. Ne yapacağını bilemeyen Entis haykırdı: "Poseidon!" Ama bir işe yaramamıştı. İki Hydra birden ortalarında bulunan Entis'e saldırdı. Entis bu sefer adanın doğu kısmına kaçmıştı. Ama oradan da bir baş yükselince bu hareketinin ona pahalıya patlıyacağını anlayabilmişti. Koştu ve iki gövdenin arasından denize atladı. Yüzerek hemen yandaki diğer küçük olan adaya çıktı. Küçük adanın tam ortasına ilerlediğinde ise çarpıcı gerçekle karşılaştı. Asıl büyük ada burasıydı. Ama adanın ortası hariç her tarafı batmıştı. Hydra'nın o adaya da gelmesi fazla uzun sürmemişti. Entis adanın tam ortasında iken adanın her bir tarafından birer kafa yükselmişti. Bu sefer güneşi kapamamışlardı. Ama nedense aydınlık olan heryer bir anda karanlığa dönüşmüştü. Birdenbire gökyüzünü kara bulutlar sardı. Bulutların içi şimşekler ile doluydu. Gök gürlüyordu. Hydra'nın başları birer birer suya dalıyordu. Ne olduğunu anlamayan Entis, Hydra tamamen gittiğinde olanları anlamaya başladı. Yukarıdaki kara bulutlardan gelen yankılı ve korkutucu bir ses: "Ne istiyorsun?" diye sormuştu. Bu Poseidon olmalıydı.
"Ben Mesina'lı savaşçı Entis. Buraya sizden yardım istemek için geldim. Yüce Lord Poseidon!" Yağmur başlamıştı.
"Demek yardım istiyorsun? Pekala Entis, seni buralara getirebilecek kadar çılgın yapan isteğin nedir?"
"İsteğim, kardeşiniz yeraltı tanrısı olan Hades'ten intikam almak."
"Hmm, beni maruz gör Entis, ama bu intikamın sebebini sormak istiyorum."
"Karımı ona, bana zenginlikler vermesi için feda ettim. Ama o, hiçbir şekilde bana bir şey vermedi."
"Peki o böyle bir şey dedi mi sana?"
"Kahin böyle olduğunu söyledi."
"Kahin... Aptal kahinlerin her sözüne inanırsan bu kadar yolu boşu boşuna gelirsin."
"Boşu boşuna mı? Yani siz bana-"
"Sana yardım etmemi istiyorsun Entis. Peki bana karşılığında ne verebilirsin?"
"Siz tanrılar hepiniz aynısınız."
"Bu ne cürret. Hades sana hiçbir şey dememişken bir kahine uyuyorsun ve buralara kadar geliyorsun. Şimdi ben, senden bir karşılık isteyince de bana sinirleniyorsun. Tipik insan modeli."
"Ne yapmamı istiyorsunuz?"
"Rodos adasına gitmeni ve orada benim adıma altından dev bir heykel yaptırmanı istiyorum Entis."
"Altından dev bir heykel mi? Ama ben o kadar büyüklükteki bir heykel için altını nerden bulabilirim ki?"
"Rodos adasına gittiğinde her şey hazırlanmış olacak Entis. Tek yapman gereken Rodos'a gidip tam on bir yıl sürecek heykeli yaptırman. Eğer başarırsan. Sana Hades'ten intikam alacağıma dair söz veriyorum. Şimdi git ve dediğimi yap Entis. Git ve kaderini belirleyecek olan adağı benim için hazırlatmaya başla!"
"Teşekkürler Lord Poseidon, çok teşekkürler!"
"Bir şey daha Entis!"
"Nedir lordum?"
Adanın hemen kenarından su kabarcıkları yüzeye çıkmaya başlamıştı. Daha Entis ne olduğunu anlamadan, korkunç sayılamayacak derecede garip, ata benzeyen bir yaratık su yüzeyine çıkmıştı.
"Onun adı Hippocampus, Entis. Bunca uzun yolu bir şekilde geldin fakat buradan dönüş gerçekten çok zor. Özellikle de şu Hydra gerçekten denizlerimde terör estiriyor."
"Bana güç verin onu yok edeyim lordum. Derisinden size bir cüppe yapayım."
"Hayır Entis, senin görevlerin var. Hydra'yı başka birisi de yok edebilir."
"Hippocampus, için çok teşekkürler lordum."
"Ona iyi bak Entis o artık senin!"
"Benim mi?"
"Şimdi git Entis, git ve sana verilen görevi yerine getir!"
Entis yaratığın ata benzeyen yüzünü okşadı ve sırtına bindi. Yaratık hiç tasalanmadan bir hışımla adadan ayrıldı. Öyle hızlıydı ki, arkasından gelen Hydra bile ona yetişememişti. Yaratığın uç tarafı ise deniz canlılarının ki gibiydi. Bu bir deniz atı olmalı diye düşündü kendi kendine. Bir güne kalmadan Entis, Fransa'yı sahilden geçmiş, Sicilya'ya gelmiş ve oradan da Akdeniz'e gelerek Rodos adasına ulaşmıştı. Ada'ya ayak basmadan önce Hippocampus'e saklanmasını söylemişti. O saklandıktan sonra adanın limanına yüzerek çıkmayı başarmıştı. Tabi Rodos'lu askerler hemen oracıkda yolunu kesmişlerdi.
"Kimsin sen?"
"Ben Entis."
Arkadan bir asker, rütbesine bakılırsa onlardan daha üstün birisi olmalıydı. "Kimmiş?"
"Entis olduğunu söyledi efendim."
"Entis mi?"
Entis lafa karıştı. "Evet ismim Entis."
"Yani sen, şehrin göbeğine bir gecede dev külçelerle altın taşıtma emrini veren Entis misin?"
"Ben böyle bir emir mi verdim? Ha evet verdim. Şimdi beni oraya götürün lütfen."
Entis iki Rodoslu askerin yanından aldırmadan geçmişti ki, biri onu omuzundan yakaladı. "Dur bakalım. Burada bile kaç tane Entis var. Altınlar geldiğinden beri nedense Entislerin sayısı çoğaldı."
"Ama ben gerçek Entis'im gerçekten."
"O zaman ispat et bize"
"Demek ispat etmemi istiyorsunuz."
"Evet."
"Eğer ben gerçekten de gerçek Entis'isem lord Poseidon beni görüyordur." Entis askerin kolundan kendini çekerek kurtuldu ve limanda birkaç adım daha ilerleyerek kollarını göğe kaldırdı. "Lord Poseidon, eğer beni duyuyorsan, şu iki askere benim gerçek Entis olduğumu kanıtlayacak bir şey göster!"
Herkes bir şey olmasını beklemişti. Ama ne Poseidon bir şey yapmıştı ne de Entis kendini askerlere kanıtlayabilmişti. "Dolandırıcılık suçundan dolayı bizimle biraz zindanlara geliyorsun Entis."
"Ben dolandırıcı falan değilim seni ahmak. Ben gerçek Entis'im yeraltı ülkesine inip gözünü kaybeden. Daha sonra Atlantis de Hydra ile savaşan!"
"Yani sen" askerler gülmüştür. "Sen- kendine savaşçı mı diyorsun."
"Bir sakıncası yoksa evet."
"O zaman sana kendini ispatlama şansı, hahaha, yüce savaşçı Entis. Eğer bizi alt edebilirsen o zaman seni altınlarının yanına götüreceğiz."
"Öyle olsun."
Entis kılıncına sarıldı ve önce sağındaki asker ile kılınç dalaşına girdi. Ama askerin kalkanından öteye geçemedi. Diğeri bunu fırsat bilip arkasından saldırdıysa da Entis bunu gördü ve kendini geri attı. İki asker birden üzerine koştu ve yerden yeni kalkan Entis'in üzerine saldırdı. Entis kendi etrafında dönerek bir kılıç darbesi gönderdi onlara. İki asker de bu darbeden yara almadılar ama bayağı bir sarsılmışlardı. Entis, onlar daha doğrulamadan üzerlerine koşmuştu ve bir askerin kalkanına tekmeyi geçirip onu yere yıkmıştı. Diğeri ise fırsattan yararlanıp Entis'e saldırmıştı. Entis bunu göremedi ve kolundan yaralandı. Kolunun verdiği acıyla askerin üzerine giderek onunla kılınç dalaşına girdi. Ama yararı yoktu. Entis ne zaman atak yapsa asker onu kalkanı ile bertaraf ediyordu. Yerde yatan diğer asker de şimdi ayağa kalkmıştı. Ama elinde kılıncı yoktu. Kalkanıyla birlikte Entis'in üzerine koşmaya başlamıştı. Entis onun bağırışını duydu ve önündeki askerin soluna kaçarak yere düştü. O yerden kalkarken, koşan asker diğerini denize düşürmüştü. Üstelik kalan askerin artık kılıncı da yoktu. Denizdeki asker "Bana yardım et!" diye bağırıyordu. Öteki de onu dinlemek ile meşguldü. Entis yerden kalktı ve diğer askere de bir omuz darbesi geçirdi. Ve o da ilki gibi denizi boyladı.
İki asker biraz sonra ıslanmış bir şekilde limana ayak basmışlardı. Entis, askerlerin yanına gitti ve konuşmaya başladı. "Nasıl, Su soğuk mu?
"Seni!-"
"Sakin ol Paroks, o bizi yendi ve kimliğini kanıtladı. Şimdi onu evine ve altınlarına götüreceğiz."
"Bak bu senden daha iyimser. Kaybetmeyi kabullenmelisin dostum."
Üçlü limanı konuşarak geçti ve ardından şehrin ortasında bulunan evin oraya geldiler. Evin yanında dev bir saman ambarı bulunuyordu. Ama içerisinde saman yerine altın vardı. Hem de tıka basa. Entis o gece evine gidip bir güzel dinlendi. Ertesi gün şehrin kahinini bulması gerekecekti. Ne de olsa dev bir heykel yaptırması gerekiyordu. Güzel bir uykudan sonra, midesini de saman ambarı gibi tıka basa doldurdu. Ve ardından Kahinin Tapınağını aramaya koyuldu. Ara sıra kaybolduysa da şehrin insanlarına sorarak dev tağınağı sonunda buldu. Burası Zeus adına yapılmış gibi gözüküyordu. Çünkü kapıda onun resmi çizili duruyordu. Entis kapıyı araladı ve içeriye girdi. Büyük bir holün sonunda duran tahta doğru ilerledi. Burası ona tanıdık geliyordu. Yeraltı dünyasında yaşadıkları bir kez daha aklına gelince başını salladı ve bundan kurtulmaya çalıştı. İşte tam bu anda, tahttan yarı çıplak, güzel ve sarı saçlı bir kadın kalkıp konuşmaya başladı. "Neden geçmişini unutmaya çalışıyorsun ki savaşçı?"
"Sen kahin olmalısın."
"Bravo, ilk görüşte anladın."
"Bu işte artık tecrübe kazanıyorum. Sorunu yanıtlayacak olursam."
"Seni dinliyorum."
"Unutmak istiyorum, çünkü bunlar iyi hatıralar değil."
"Hmm, insanın başına her gün güzel şeyler gelmiyor maalesef."
"Ama bunu değiştirebileceğimi düşünüyorum. Bu yüzden buradayım zaten."
"Peki neymiş bu düşüncen?"
"Ben-"
"Aaaaa, üzgünüm ama senden önce gelen biri bu ihaleyi çoktan aldı bile."
"Kolosus'u mu?"
"Evet"
"Ama ben bunu-"
"Üzgünüm Entis, ama dediğim gibi dün gelen iki Atina'lıya bu işi çoktan verdim bile. Hem çok altınları varmış."
"Ben o kolosus denen heykeli yapmak için buraya geldim. Ve o bitene kadar da burada olacağım. İhaleyi isterseniz Zeus'a verin umrumda değil!"
"Zeus'un şehrinde Zeus'a laf atmak... Bu biraz cesaret gerektirir Entis."
"Bende fazlasıyla var kahin. Şimdi iznin olursa bu Atina'lıların nerede kaldığını bulmam gerek."
"Onları öldürmeyeceksin değil mi?
"Ben katil değilim!"
Entis arkasını dönüp gidecekken, kahin onu çok zayıf bir noktasından vurmuştu. "Doğru, sen bir katil değilsin. Karısını sırf zenginlik için öldürmüş biri katil olamaz Entis. Sen bir canavarsın!"
Entis aldırış etmeden dev salondan geldiği gibi çıkıp gitti. Dışarıdan bakıldığında, artık bir canavara dönüştüğü doğruydu. Ama o kabuğun altında kopan fırtınaları kimse bilmiyordu. Kahin bile. Birkaç saat sonra Entis Atinalıların kaldığı yeri bulmuştu. Burası kentin en görkemli evlerinden biriydi. Ve denizi, olduğu gibi görüyordu. Bu eve sahip olmak oldukça zenginlik istiyordu. Ve içeride de tam bu tasfire uyan adamlar oturuyordu. Ev iki kattan oluşuyordu. Dev siyah giriş kapının yanında çuvallarla eşyalar vardı. Atina'lılar da tıpkı onun gibi buraya yeni gelmiş olmalıydılar. Ve bu eşyaları korusunlar diye de kapıda iki adet mızraklı nöbetçi duruyordu. Entis nöbetçinin yanına doğru ilerledi ve ona içeri girip Atinalılar ile konuşmak istediğini söyledi. Nöbetçi, Entis'e şöyle bir baktı. Üstü başı temizdi. Ve üzerindeki kıyafetler hergün herkesin üzerinde göreceği kıyafetlerden değildi. Bu adam her kimse, efendileri kadar zengin olmalıydı. Nöbetçi durumu kafasında biraz süzdükten sonra Entis'e: "Burada bekleyin lütfen. Ben kendilerine sorup geleceğim."
"Peki" dedi Entis.
Adam içeri girdikten sonra Entis diğer nöbetçinin yanına ilerledi ve Atinalılar hakkında birkaç bilgi almaya çalıştı.
"Paralı asker olmalısın. Buradakiler gibi giyinmiyorsun."
"Mısır'lıyım."
"Haa."
"Peki hangi hayvana; pardon tanrıya inanıyorsun?"
"Elbette bizi koruyan Osiris'e. Ayrıca Anubis'i de tutuyorum."
"Ben de Fenerbahçeyi tutuyorum(?)"
Entis adamın ağızından tam birkaç önemli bilgi alacaktı ki, diğer nöbetçi çıkageldi. "Efendiler sizi bekliyor."
Entis giriş kapısına doğru ilerlerken diğeri onun önünü kesmişti. "Lütfen kılıncınızı ve bilimum silahlarınızı burada bırakın."
Entis adamın dediğini, o daha tekrarlamadan yerine getirdi. Onlara güvenmeye başlamıştı. İlk kez içeriye giren nöbetçi ile birlikte kapıdan içeriye girdiler. Aynı dışarıda olduğu gibi burada da bir yığın çuvallara doldurulmuş eşyalar bulunuyordu. Nöbetçi Entis'e holün sol tarafındaki odayı işaret etti. İkili oraya doğru ilerlemeye başladılar. Kapı önüne geldiklerinde, nöbetçi kapıyı tıklattı. Ve ardından nöbet yerine döndü. Entis, "girin" sözcüğünü duyduktan sonra içeriye girdi.
Pahalı halılarla örtülmüş bir yerdi burası. Kırmızı renkli koltukların dirsek koyma yerleri ise altın kaplamaydı.Odanın köşelerinde otantik bitkiler bulunuyordu. Daha önce hiçbirini görmemişti. Odanın sol tarafında iki tekli kırmızı koltuk onların sağında bir tane de büyük bir kırmızı koltuk bulunuyordu. Tekli koltuklarda oturan adamlar Entis'i bu büyük koltuğa buyurmuşlardı. Entis onlara evet anlamında başını sallayıp bu rahat koltuğa geçti. Ardından konuşmaya başladı. Ama konuyu direkt olarak kolosustan açmamıştı.
"Beni evinize aldığınız için size teşekkürü bir borç bilirim."
Sağ taraftaki koltukta bulunan adam ona cevap vermişti: "Biz Atina'lılar konukseverliğimizle varız. Seni ağırlamak bizim için bir şereftir."
Adamlar çok sıcak kanlı ve cana yakın gibi gözüküyorlardı. Entis onlarla anlaşabileceğini hissetmeye başlamıştı: "Rodos'a gelme sebebiniz nedir acaba?"
Bu sefer soldaki konuşmuştu. Bu adam diğerine göre biraz daha yaşlı ve tombulcaydı. Entis bu adamın, diğerinin babası olduğunu sanıyordu. "Oğlumla birlikte, Atina'dan buraya çıkageldik, çünkü gelmemiz gerekiyordu."
Entis biraz şaşırmıştı. Ama bunu belli etmeden konuşmaya devam etti: "Peki bunun sebebi nedir? Size bunca yolu getirten."
"Atina'daki kızım çok hasta. Tanrılar oğlumun rüyasına girip ona, kendileri için çeşitli şeyler yapmaları gerektiğini söylüyorlar. Biz de bunları yapıyoruz."
"Tanrılar demek."
"Onlara inanmıyor musun yoksa?"
"Hayır, inanıyorum. Ama sadece birkaçına."
"Hmm, birkaçına inanıp diğerlerini dışlamak, bir ölümlü için fazlasıyla kötü bir şey. Bu arada isminizi sormadığım için beni bağışlayın."
"İsmim Entis. Ve dediklerimi ise yaşadığım tecrübelere dayanarak söylüyorum bayım-"
"Corintihas"
"Corintihas. Başıma çok fazla şey geldi ve ben de bu yüzden onlara olan inancımı yitirdim. Birkaçı dışında."
"Kimmiş bu bir kaçı?" diye sordu adamın oğlu.
"Lord Poseidon ve doğa ana Gaia."
"Hmm Poseidon demek. Diğeri ise bir titan." dedi Corintihas. Bu sırada adamın oğlu elini kurcalamaya başladı garip bir şekilde yüzünde bir acı hissi vardı. Ama o bunu babasına belli etmemişti.
"Titanları yaptıkları yüzünden yargılamak aptallık olur."
"Bir titana inanan biri ile daha fazla konuşamayacağım beyefendi. Lütfen malikanemi terkedin!"
Adamın bir anda değişen bu sert tutumu Entis'i ister istemez kılıncının kabzasına götürmüştü. Ama şimdi aklına gelmişti. Kılıncını kapıdaki korumaya vermişti. Adamın oğlu da şimdi ayağa kalkmış ve üzerine doğru geliyordu. Adam, onun gözlerinin içine bakarak kendi elini işaret etti. Entis başta hiçbir şey anlamadı ama adamın elindeki yazıyı görünce her şeyi öğrenmiş oldu. Adam Entis'in yanında biraz durakladıktan sonra, babasına dönerek, dışarı çıktığını söyledi. Ardından odanın kapısına ilerleyerek odayı terketti. Entis odada Corintihas ile yalnız kalmıştı. Adam hala bas bas bağırıyordu. Nöbetçiler her an gelebilirdi. Ve Entis odayı hala terketmemişti.
"Çıkın buradan lütfen!"
Entis en sonunda ayağa kalktı ve adamın yanına doğru ilerledi. Adam ise bunu görüp çoktan yanı başında bulunan kılıncına sarılmıştı bile. Entis onun bu davranışını gördü ve geri çekildi. "Bakın bayım size bir kötülük yapmak gibi bir niyetim yok. Ama az önce oğlunuz dışarı çıkarken gizli gizli bana bir mesaj iletti."
Adam biraz duraksadı. "Peki ne dedi?"
"Bana sizi öldürmem gerektiğini ve onun da nöbetçileri halledeceğini yazmış."
"Sana kağıt falan vermedi. Benden buna inanmamı bekleme."
"Elini kanatmış olmalı. Çünkü avucundaki yazı kanla yazılmıştı."
"Buna inanmamın tek yolu var."
"Neymiş o?"
Adam birden acı acı sesler çıkartmaya başlamıştı. Arada bir de, Korinyos, diye bağırıyordu. Bu oğlunun ismi olmalıydı. Hala kimse içeri girmemişti. Adam bu sefer de, nöbetçiler, diye haykırdı ama onlarda gelmemişti. Adam sesini kestiği anda ise odanın kapısı birden aralandı ve içeriye giren oğlu Entis'e doğru dönerek : "Hallettin demek."
Hakkını vermeliydi, Corintihas çok iyi ölü rolü yapıyordu. Entis Korinyos'a döndü ve ona cevap verdi: "Çok bağırdı ama, işini bitirdim. Peki benden neden böyle bir şey istedin?"
"Dün rüyamda Zeus'u gördüm. Ve Zeus onun öldürülmesi gerektiğini söyledi. Benim veya bir başkasının tarafından. Ben de babama böyle bir şey yapamayacağım için sana yaptırmak istedim. Çünkü kardeşimin hayatı her şeyden önce gelir."
"Hmm... NE-"
Corintihas birden konuşmaya başlamıştı. Elindeki kılıncı ise karnına saplayacak gibi görünüyordu. "Kızım için böyle bir bedel ödemeye hazırım."
"Baba!"
"Entis oğluma sahip çık. Senin gibi bir dostu tanıdığım için gerçekten çok mutlu bir şekilde öleceğim!"
"Baba dur!"
"Hoşçakal Korinyos!"
Adam gözlerini kapadı ve koca kılıncı karnına geçirdi. Odada bir an için sessizlik hakim olmuştu. Bu sessizliği bozan şey ise Korinyos'un çığlıkları olmuştu. Hemen babasının yanına koştu ve babasının kan dolu karnına başını koydu. Ardından da kana bürünmüş yüzünü gökyüzüne kaldırdı. Ve haykırdı: "Tanrılar neden bu kadar acımasız?"
Entis onu teselli etmeye çalışsa bile bunun bir yararı olmamıştı. Korinyos ağlıyordu. Babası ise, sanki bir kan havuzuna düşmüş gibi her tarafı kan içindeydi. Entis onları yalnız bıraktı ve odadan ayrıldı. Salonda onu kapıdaki iki nöbetçi karşılamıştı.
"Öldü mü?" dedi biri.
"Evet" dedi, Entis başını öne eğip.
"Sen mi yaptın peki?" dedi diğeri.
"Ben katil değilim. Kendi kendini öldürdü. Ve bu onlara göre gerekliydi."
Nöbetçiler odanın eşiğinde beklerken Entis malikanenin dışına çıktı. Kalan tek gözü ile Rodos'un ihtişamını ve onu sürekli döven, Akdeniz'in dalgalarını izledi. Zaman durmuştu sanki. Entis öylece kalakalmıştı ki, malikaneden Korinyos çıkageldi.
"Hey Entis" deyip koşarak yanına ilerledi.
Entis kendine geldi ve arkasını dönerek: "Evet"
"Babam bir amaç için öldü. Ve ben bu amacı yerine getirmek için buradayım. Ne olursa olsun görevimi tamamlamalıyım. Bana yardımcı olacak mısın?"
"O heykeli denizin tam üzerine yapacağız. Tıpkı istendiği gibi. Tıpkı beklendiği gibi. Onu görenler, babanın bir amaç için öldüğünü bilecekler Korinyos. Ve kardeşin sonunda iyileşecek."
"Umarım her şey dediğin kadar güzel olur Entis."
"Umarım."

2 Yıl Sonra

Dev heykelin ayakları ve bilekleri bitirilmişti. Üzeri altınla kaplanmıştı. Güneş ona vurdukça, ışınlar ona sekip geldiği yere gidiyordu. Helios bile olanlardan endişeli gözüküyordu.

2 Yıl Sonra

Entis yeni bir güne uyanmıştı. Kahvaltısını edip hemen dışarı çıktı. Poseidon tarafından gönderilen dev külçe altınları görüp gülümsedi. Ardından da heykelin yanına ilerledi. Dev heykel, bel bölgesine kadar altınla kaplanmıştı. Çalışmalar daha bitmeden görenleri hayrete düşürüyordu.

2 Yıl Sonra

Entis, Rodos adasında kaldığı süre içerisinde, şehir büyük bir gelişme kaydetmişti. Kahin tarafından şehre vali seçilen Entis, yavaş yavaş saçlarının ağardığının farkına varsa da heykelin gövdesini bitirmek üzereydi.

2 Yıl Sonra

Heykelin kafası hariç bütün inşaatı bitirilmişti. Her tarafı altınla kaplıydı. Entis sekiz yıldır buradaydı ve halka kendini bayağı bir tanıtmıştı. Halk her ne kadar Zeus'a inansa da bu onu fazla ilgilendirmiyordu. Onun başka planları vardı ve bu yükselen heykel onun bu planının bir simgesi haline gelmişti.

İki yıl sonra dev heykel neredeyse bitirilmişti. Nihayet Entis umduğu ve amaçladığı intikamı bir tanrıdan yardım alarak gerçekleştirecekti. Gün ağardığında yine inşaatın yolunu tutmuştu. Oraya her gittiğinde heykel ona çok gerçekçi geliyordu. Hatta bazen onunla konuştuğu bile oluyordu. On yıldır bu adadaydı ve ister istemez Korinyos'a da babalık yapmak zorundaydı. Bu onu son zamanlarda yormaya başlamıştı. Bunun sebebi, Korinyos'un rüyalarında gördüğü korkunç şeylerden kaynaklanıyordu. O gördüklerini anlattığında Entis şoke oluyordu. Çünkü, Korinyos'un bu rüyalarında Entis'in de çok önemli bir rolü vardı. Bunların anlamını defalarca kahine sorsa da net bir cevap alamıyordu. Ertesi gün Korinyos yine aynı yüz ifadesiyle Entis'in yanına gelmişti. Zor nefes alıyordu.
-Entis!
-Evet, evlat.
-Entis, geliyorlar!
Entis yataktan doğrulduğu anda yeni sorusunu sormuştu. "Kim geliyor? Neler oluyor, sen iyi misin?"
-Tehlike yaklaşıyor Entis ve onları hiçbir şey durduramaz.
-Bir dakika soluklan Korinyos, kim bunlar ve neden geliyorlar?
-Spartalılar
Bu kelime Entis'i çok öncelere götürmeye yetmişti. Korinyos konuşuyordu; fakat Entis geçmişinin içine doğru çok büyük bir seyahate geçmişti. Sparta ordusunu hatırlıyordu. Bir zamanlar onlardan biriydi. Ve onlar gibi çok fazla kan dökmüştü. Korinyos, onun bu dalgınlıktan çekip çıkartmak için sarsmıştı; ama bu pek de yeterli olmamıştı. Aynı şeyi birkaç defa yaptığında ise Entis anca kendine gelebilmişti.
-İyi misin?
-Evet sadece-
-Dinle Entis, yakında burada olacaklar. Kahini uyarmalısın.
-Neden tekil konuştun.
-Benim orduya katılmam gerek.
-Ama-
-Uzun hikaye dostum, sana dediğimi yapmalısın. Kahine haber ver ve gerisine karışma!
Korinyos'un bu tedirginliği hiç de iyiye işaret değildi. Rodos adasına bir saldırı olacaktı ve bunu daha önce kardeş dediği Spartalılar gerçekleştirecekti. Entis yatağından kalktığı gibi soluğu kahin'in yanında almıştı. Durumu ona anlattığında ise korkunç gerçek biraz daha alevlenmişti.
-Nasıl yani? Spartalıların bir savaş tanrısı mı var?
-Ares yokedildikten sonra onun yerine geçti Entis, ve daha kötüsü, askerlerini şu an yola çıkarmış bulunmakta.
-Bunu biliyor muydun?
-Sanrılar vardı. Ama gerçek olup olmadığını tam olarak öğrenmeden kimseyi tedirgin etmek istemedim.
-Korinyos'u defalarca sana getirdiğimde neden bana bundan bahsetmedin?
-Gördüğü belirsiz rüyalardan ibaretti. Kesin bir şey söyleyemezdim. Ama bu sefer dediklerine bakılırsa, sanrılarım doğru çıktı.
-Peki ne yapacağız.
-Orduya haber vereceğim. Onlar gelmeden ne kadar hazırlanırsak yanımıza kar kalır.
-Peki ben ne yapmalıyım?
-Burada kal ve beni bekle.


Kahin tapınaktan gideli iki saate yakın bir zaman olmuştu. Ama hala dönebilmiş değildi. Entis düşüncelere daldığı anda ise gemiler Rodos'un önlerini kuşatmıştı bile. Onlarla birlikteydi bir zamanlar, ama artık düşmanları haline gelmişti. Bu durum onu ister istemez tuhaf bir duruma sokuyordu. Bir kardeşe kılınç çekip, kafasını gövdesinden ayırmak ne kadar doğru olabilirdi ki?
Aradan biraz daha zaman akıp gitmişti ki, kahin koşarak Entis'in yanına vardı. Dev tapınağın balkonundan şehre bakan bir yerdi burası. Kahin geldiğinde Entis düşüncelerinden kurtulup gerçek zamana geri dönmüştü.
-Entis!
-Ne oldu?
-Gemiler, top atışına başladılar.
-Şehrin kapılarını düşürmeden geri püskürtülmeleri gerek.
-Bu bir şeyi değiştirir mi bilmiyorum. Ama dediğin gibi yaptık. Karşı saldırı ile onlara önlerde kayıp verdirmeye çalışacağız. Umarım adil bir savaş olur.
-Adil savaştan kastın nedir?
-Spartalıların Savaş Tanrısından bahsediyorum. Bundan önce devirdiği şehirlere fazla inmemiştir. Ama bu seferki farklı. Rodos çok zorlu bir ada ve bu yüzden korkarım ki-
-Savaş Tanrısı buraya inecek!
-Maalesef...


Savaş ön saflarda bitmek üzereydi. Rodos'un ön kapıları düşmüştü ve Spartalılar adanın içlerine doğru giriş yapmışlardı. Ama burada büyük bir zaviyata uğramışlardı. Bunun sebebi beklenmediği kadar fazla olan Rodos askerleriydi. Gemilerden yığınla asker iniyordu. Ve hiçbirinin yüzünde en ufak bir merhamet belirtisi yoktu. Acaba Korinyos hala yaşıyor olabilir miydi?
-Ne kadar dayanabiliriz kahin?
-Son kapılara ulaşamadan ikinci dalgayı püskürtebilirsek bir şansımız olabilir.
-İkinci dalga mı? Kendimiz üçüncü bir dalgaya daha hazırlamalıyız kahin. Şu gemilere bak!
-Son kapılar geçilmesi en zor olan yerimizdir Entis, güven bana-
-Dikkat ET!

Şehirde savaş devam ederken beklenilen şey gerçekleşmişti. Savaş Tanrısı, kahinin anlattığı son kapıları görmüş olacaktı ki, bu iş askerlerini aşacak diye savaşa kendi müdahalesini gerçekleştirmişti. Büyük bir sarsıntı ve yıkımın ardından dev Savaş Tanrısı Kratos, şehrin ortasında belirdi. O kadar büyüktü ki, Entis şimdi hiçbir şansları olmadığını anlamaya başlamıştı.
-Bu... Bu, O
-Evet, acımasız Savaş Tanrısı Kratos'un ta kendisi. Artık hiç umut yok.
-Şuna bak!

Bir kuş savaş tanrısı ile aynı zamanda Rodos'a doğru uçmuştu. Ve bu kuşun sıradan bir şekilde tek başına buraya gelmesi bir tesadüf olamazdı. Kuş, yıkımı yapan dev savaş tanrısına doğru uçuyordu. Kratos onun gelişini görmediği gibi omuzuna konuşunu da görmemişti. Ve tam o anda garip bir durum gerçekleşti. Kuş, Kratos'un üzerine konduğu anda, Savaş Tanrısı bir anlık bir titremeye uğramıştı. Ve daha sonra bağırışı tüm ada da yankılanmıştı.
-Athena! bana komplo mu kuruyorsun?

Garip olaylar arka arkaya gerçekleşiyordu. Kuş onun enerjisini emmiş olmalıydı ki Kratos küçülmeye başladı. O küçüledursun, kuş aldığı bu enerjiyi adanın simgesi haline gelen dev heykel, Kolosus'un üzerine konarak ona bahşetmişti. İşte asıl garip olan şey şimdi gerçekleşmişti. Uzun zamanlar Entis'in canlı bir insanmış gibi konuştuğu, bu dev heykel canlanmıştı.

Entis:-Hayır!
Kahin:-Evet...

Dev Kolosus dosdoğru küçülen Kratos'un üzerine gitmişti. Daha inşaatı tamamlanmadan bir kuş tarafından canlandırılan heykel Kratos'u yok etmekle görevlendirilmiş olmalıydı. Savaş devam ederken, Kratos'la savaşmıştı ama suratına aldığı çiziklerden başka bir şey yapamamıştı. Ardından Kratos'un üzerine basıp onu çiğnemeyi denese de, küçülen savaş tanrısı onu gerisin geriye fırlatmıştı. Entis'in dev mimarisi yavaş yavaş harap oluyordu.
Kolosus nihayet Kratos ile başbaşa kalabilmişti. Ona bir iki kere vurabilmiş olsa da zararı Kratos'dan daha büyüktü. Dev Kolosus bu ikinci savaşta, gözünden sonra şimdi de elini kaybetmişti. Ama yılmayacak gibi görünüyordu. Onu izlemeye devam ederken gökyüzünden duyulan sesler, yeni bir garipliğin habercisi olmuştu. Konuşan kişi Zeus'tu ve Kratos'a gökyüzünden pırıl pırıl parlayan bir kılınç gönderdi. Muhtemelen ona yardım ediyordu. Oğlunun katiline... Aradan geçen zaman neticesinde, savaşan bu iki mucizevi varlık, Rodos tapınağı önünde karşı karşıya gelmişlerdi. Kolosus'u birkaç kez sersemleten Kratos, tüm gücünü kılınca aktarıp, Kolosus'un en savunmasız bölümü olan içine, kılıncın karnından açtığı bir boşluk ile girmeyi başarmıştı. Heykel Entis'in gözleri önünde defalarca sarsıntıya uğradı ve en sonunda yamularak aşağıya düşmeye başladı. O düşerken Kratos, dev heykelin ağızından kurtularak tapınağın önüne inip, yere kapaklanan Kolosus'un üzerine doğru gelen elini görmeksizin, yukarı doğru haykırdı: " Gördünüz mü olimposun tanrıları,bundan daha fazla kanıt ister misiniz?"
Entis, Kolosus'un elinin Kratos'a çarpışını görememişti. Çünkü o sırada onu öldürmek için tapınağın balkonundan aşağı inmekle meşguldü. Holü geçti ve kapıyı aralayarak haykırdı: "-Seni oros..."
Cümlesi ağzında düğümlenmişti. Çünkü az önce gördüğü o kuş, Kratos kılınca ulaşamadan şekil değiştirip Tanrıların Kralına dönüşmüştü. Zeus'a. Yanında duran birkaç Spartalı yüzlerini ona çevirip, merhametsizce kılınçlarını çektiler. Ama herkesin dikkatini Kratos ve Zeus'un arasında geçen hararetli konuşma çekmişti. Spartalı veya Rodos'lu tüm askerler oraya kilitlenmiş olanları seyrediyorlardı. Çok geçmeden Kratos ile Zeus savaşmaya başlamışlardı. Onlar gibi Rodoslular ve Spartalılar da tapınağın merdivenlerinin önünde birbirlerine girmişlerdi. Entis, tecrübesiyle birkaç Spartalıyı yere yıktıktan sonra yeniden tapınağa girmişti. Kratos ve Zeus'un savaşı onun umrunda değildi. Bir planı daha sulara gömülmüştü. On yılı aşkın süredir yaptırdığı dev heykel büyük bir başarısızlıkla paramparça edilmişti. Bu durumun verdiği üzgünlükle tapınağın balkonuna çıkarak kahinin yanına geldi. Aşağıda Kratos, ağzından kan kusarak, ardına bakmadan çekip giden Zeus'a bir şeyler söylüyordu. Kahin'in yüzündeki mutluluğu gören Entis, az da olsa morallenmişti.
-Savaş bitti Entis, Rodos kurtuldu!
-Biliyor musun? Bu savaş bundan on yıl önce yapılmış olsaydı, sana vereceğim cevap, umrumda değil, olurdu.
-Peki on yılda ne değişti.
-Artık kaderime teslim oldum. Benim kaderimde intikam denen bir şey olamaz.
-Demek böyle düşünüyorsun.
-Gaia ve Poseidon tam on yıldır hiçbir şekilde benimle irtibata geçmedi.
-Bu çok üzücü bir durum Entis. Ama sana hala bir şansın olduğunu söyleseydim. Bana ne derdin?
-Yalan söylediğini, söylerdim heralde.
-Hayır Entis. Yalan değil. Hala bir şansın var, hatta tüm insanların bu şekilde ikinci bir şansı olabilir.
-Nedir o?
-Sen hiç, kaderlerimizin ipliklerini ören, üç kızkardeş'in hikayesini duymuş muydun?
-Bu sadece bir hikaye, gerçeklikle hiçbir şekilde örtüşmüyor.
-Ama bu gerçek bir şey Entis. Hikaye olmasının nedeni ise, adanın hiçbir şekilde bulunamaması. Ama sen bunu da halledebilirsin.
-Amulet, tabi ya.
-Bu sayede adayı bulup amacına ulaşmakta önemli bir yol kat edebilirsin.
-Nasıl yani? Adayı bulmakla iş bitmiyor mu?
-Ne yazık ki hayır Entis. Adayı bulduktan sonra Kızkardeşlerin itibarını kazanman gerek.
-Bunu nasıl ve ne yolla yapabilirim bilmiyorum ama denemekte fayda var.
-Peki nereden başlayacaksın?
-Sır tutar mısın kahin?
-Evet, elbette. Özellikle de senin gibi bir dostun sırrını sonsuza dek saklarım.
-Buraya on yıl önce, nasıl geldiğimi öğrenmek ister misin peki?
-Beni meraklandırıyorsun Entis.
-Kolosus'u yaptırmak benim için son çareydi. Ondan önce Poseidon ile Atlantis'de konuştuğumda benden bir karşılık istemişti. Ve ben de bu karşılığı kabul ettiğim an, bana Rodos'a hızlı bir şekilde gelebilmek için, bir hediye verdi.
-Nedir o?
-Gel benimle!

Entis kahini tuttuğu gibi sahile götürmüştü. Burası da her yer gibi savaştan nasibini almış gözüküyordu. Yanan gemiler, sahilde paramparça edilmiş halde bulunan cesetler, kuma gömülmüş halde bulunan kopmuş et parçaları... Ortalıkta kesik bir leş kokusu hakimdi. Kahin elleriyle havayı dövermiş gibi yaparak Entis'i izlemeyi sürdürdü. Geldikleri yer, az öncekine nazaran biraz daha iyiydi. Burada fazla savaş olmamıştı. Entis ve kahin, sahilde sıralı halde dizilmiş olan kulübelerden üçüncüsüne girdiler. Burada bir filika, kürekler ve balık avlamak için bazı araç gereçler vardı. Kulübenin girişinden hemen aşağıya doğru bir tahta merdiven uzanıyordu. Merdivenin sonunda ise kulübenin içine inşa edilmiş olan bir iskeleye varılıyordu.
-Entis buranın dışı tahta değil öyle değil mi?
Entis gülerek yanıt verdi:-Hayır değil. Lord Poseidon, onu her ne kadar bana verdiyse de güvenliğinden kendi sorumlu oldu.
İkili merdivenlerden aşağı indi. Entis gidip iskelenin sonunda bulunan kolu çekti ve kulübenin deniz ile bağlantısını açmış oldu.
-Bu neydi şimdi?
-Burada değil.
-Kim değil?
-Kesin karnını doyurmak için çıktı. Hem de benden izinsiz!
Entis kolu kaldırdığında kulübenin altında bulunan suya deniz suyu da karışmaya başlamıştı. Suda koyu bir renk vardı. İlk başta bunu güneşin batışına verdi fakat sonra kulübenin içerisinde biriken insan cesetlerini görünce bunun güneşle bir ilgisi olmadığını anladı.
-Hippocampus!
-Hippo ney?
Entis birkaç kez daha bu garip ismi haykırdığında suyun dibinden yüzeye doğru baloncuklar yükselmeye başlamıştı. Ve en sonunda bu baloncukların sahibi de ortaya çıkmıştı.

-Bu şey bir at mı?
-Hah, evet. Ben ona deniz atı demeyi tercih ederdim. Ama maalesef ismi konulmuş. Başka isimle çağrılınca gelmiyor.
-Yani, Yaradılış Adasına bununla mı gideceksin.
-O, şu ana kadar gördüğüm en hızlı varlık kahin. Pegasus bile onun yanında halt etmiş.
Kahin, bu şirin yaratıktan hoşlanmışa benziyordu. Entis'e sormadan gidip başını okşamıştı.
-Anlaşacağınızı tahmin etmiştim.
-Çok hızlı olduğu kadar şirinmiş de. Bunca zamandır böyle bir şeyi benden sakladın yani.
-Aklımı okumak her zaman işe yaramıyormuş öyle değil mi?
Kahin güldü. Entis de onunla birlikte gülümsedi. Ardından kulübenin merdivenlerine doğru yöneldi.
-Gidiyor musun?
-Yolculuk için hazırlık yapacağım. Ben yokken ona iyi bak lütfen.
-Merak etme!

Entis dışarı çıkmış, malikanesine doğru ilerliyordu. Bedeni buradaydı fakat ruhu yine düşüncelere saplanmıştı. Bu sefer aklında, öfke, kin, intikam gibi şeyler yoktu. Kendisinin düşündüğü şeye kendi bile inanamamıştı. Kahine ilk defa bir arkadaş değil de bir sevgili gözüyle bakmıştı. Bu onun ruhunu ikiye bölüp paramparça ediyordu. Bir yanı, bunun karısına karşı yaptığı en büyük kötülük olduğunu söylerken, diğer yanı ona, şimdiki zamanla ilgilenmesini söylüyordu. Malikanesine vardığında hazırlanmak yerine bir köşeye çekilip düşüncelerine dalmayı sürdürmüştü. Kararını verdiğinde ise doğruca çalışma odasındaki sandığına yönelmişti. Kahverengi ahşap tahtalar ile kaplanmış sandığı bulunduğu yerden çekip çıkardığı anda, sandığın üzerinde parmak izleri oluşmuştu. Bunun sebebi, sandığın yıllardır hiç açılmamış ve temizlenmemiş olmasıydı. Entis sandığı açtı ve içinde bulunan değerli eşyayı çekip çıkardı. Bu amuleti seneler önce bir cesetin üzerinden almıştı. Ona pek de uğur getirdiği söylenmezdi belki ama, en çok neyi istiyorsa ona bulduruyordu. Ve şimdi ruhu ikiye bölünmüştü. Hangi tarafı daha çok istediğine bu elindeki garip eşya karar verecekti. Entis amuleti aldıktan sonra diğer hazırlıklarını da yaparak, kahinin bulunduğu deniz kulübesine doğru yol aldı. İçine siyah bir zırh giymişti. Zırhın kalın püskülleri dizlerine kadar sarkıyordu. Püskülün düğmeleri ise altındandı. Pahalı çizmelerini giymiş ve sert darbelere dayanıklı bilekliklerini de unutmadan takmıştı. Ve onu en çok belli eden eşyasını da unutmamıştı elbette. Kıpkırmızı pelerini omuzlarından başlayıp kalın bir şekilde gövdesinden geçerek belini sarmalıyordu. Kırmızı rengi her daim gördüğü için, bu pahalı kumaştan yaptırdığı pelerin takımını da bu renkten yaptırtmıştı. Yolda ilerlerken, onu gören halk dönüp bir daha bakıyordu. Bu ona ister istemez bir itibar kazandırmıştı. Entis kulübeye ilerlerken amuletin seçimine ihtiyacı olmadığını anlamıştı. Buna gerek yoktu. Çünkü o çoktan kararını vermişti. Yaradılış Adasına gidip kaderini değiştirecekti. Amuletin kulübeye girince parlamaması da bu düşüncesine tuz biber olmuştu.
Kahin ondaki asaleti ilk bakışta fark etmişti. Entis, kadının ona baktığını gördüğü için, gözlerini yere doğru doğrulttu. O zaten aşıktı, bir diğerine ihtiyacı yoktu. Onu çok, böyle bir deliliği yapacak kadar çok seviyordu.
-Dediğin gibi ona iyi baktım Entis. Sen de bu arada bayağı bir değişmişsin.
-Yapma kahin. Her daim böyle giyinmiyor muydum?
Kahin güldü. Entis onun yanından geçerek, gülüşüne karşılık vermeden Hippocampus'un başını okşadı. Ve ardından üzerine bindi. Arkasını hoşçakal demek için son bir kez kahine döndüğünde, aklı başından gitmişti. Zaman durmuş gibiydi sanki, kader ipliklerini bir an için örmekten vazgeçmiş olmalıydı. Kahin ve Entis'in dudakları sanki hiç ayrılmayacak şekilde birleşmiş gibiydiler. Amulet bu durağan zamanda ışıl ışıl parlamaya başlamıştı. Entis'in bir yanı bundan kurtulmak istiyor diğer yanı ise, artık yeni bir hayatının olduğunu söylüyordu. Entis gözlerini açtı ve kendini bu durumdan ister istemez kurtardı.
-Özür dilerim Entis.
-Hoşçakal İlinya...
Amulet ışıl ışıl parlıyordu, fakat o iskeleden ayrılıyordu. Bir daha dönmeyeceğini bile bile o, Rodos'tan ve zorluklarla bulduğu yeni aşkından ayrılıyordu. Bunu neden veya kimin için yapıyordu ki? Kaderini asla değiştiremeyeceğini o da çok iyi biliyordu. İntikam mı? Hayır, artık o bunları gerisinde bırakmıştı. Tek önemsediği şu an için aşkıydı. Ama madem aşkını önemsiyorsa, neden o zaman bu belaya girişmişti ki? Bilmiyordu, belki de anlamak istemiyordu. Ayrılalı daha iki üç dakika olmuştu fakat geri dönme fikri aklından yüzlerce kez geçmişti. Amulet ışığını yavaş yavaş yitiriyordu. O ışığını yitiriyordu fakat Entis'in içi hala buruktu. Bu yürekle artık sevmediği bir insanı ne diye kurtarmaya gidiyordu ki?
-Görüyorum ki, hala farkında olamadın Entis.
-Gaia...
-Evet Entis. On yıldır o kadınla yüz yüze bakıştığın halde bir şey hissetmedin. Ama şimdi birden onun için deliye döndün.
-Yani?
-Olimposlular ellerindeki son kozları oynuyorlar Entis. Afrodit'in birdenbire Olimpos'tan inişinin sebebini ancak bu açıklayabilir.
-Öpüştüğüm kişi kahin değil miydi yani?
-Dikkatli ol Entis. Çıktığın bu yol, daha öncekilerden çok çok fazla tehlike içeriyor. Kimin dost, kimin düşman olduğuna hemen karar vermemeni tavsiye ederim.
-Bu nedemekti şimdi?
-Yaşa ve öğren Entis, yaşa ve öğren!
Entis Hippocampus'un olağanüstü hızıyla boynundaki amuleti yeniden parlatmayı başarmıştı. Sicilya ve Etna'nın yanından geçmiş, Fransa yarımadasından kuzeye dönmüştü. Amulet gitgide parlıyor gitgide ışıl ışıl bir hal alıyordu. Çok geçmeden ileride irili ufaklı çok sayıda ada görmeye başladı. Adaların ilerisinde ise insana yapılması imkansız dedirtecek dört adet dev beygir bulunuyordu. Bu eşsiz manzara karşısında üzerindeki canlıdan az daha düşecek olan Entis, tekrar tekrar bu harika görüntüyü izledi. Ve ardından yoluna devam etti. Atların ilerisinde de iki adet dev heykel duruyordu. Entis önce heykellerin sağda olanına yöneldi ve heykelin ihtişamını izlemek için biraz durdu. Hem dev heykeli seyrediyor hem de yukarıya tırmanacak bir patika arıyordu. Bir yol bulamayınca yolculuğuna devam etti. Amulet daha fazla parlıyordu.
Heykellerin önünde yaradılış adası bulunuyordu. Bu ada iki adet dev zincirle az önce gördüğü atlara bağlıydı. Entis adanın şimdi neden bu kadar zor bulunduğunu anlamaya başlıyordu. Hippocampus ile dev adaya tırmanacaktı ki, her yer sarsılmaya başlamıştı. Deniz şiddetli dalgalar oluşturuyor dev ada üzerine doğru geliyordu. Dalgaların boyu gitgide yükseliyordu. Zincirler her saniye de biraz daha geriliyor atlar her saniye biraz daha ilerliyorlardı. Entis bir şeyler yapıp adaya tırmanamazsa bu dev dalgaların sonu olacağını biliyordu. Hippocampus'a emir vererek adaya doğru zıt bir şekilde ilerlemeye başlamıştı. Dalgaların boyu giderek artıyor, Hippocampus onları atlatmakta iyice zorlanıyordu. Son gelen dalga ile ikili neye uğradığını anlamadan birbirlerinden ayrılmıştı. Adaya yavaşlıyordu. Entis ise denizin derinliklerine gömülmüştü. Zorlukla yüzeye çıkmayı başarmış olsa da Hippocampus'un yokluğunda adaya ulaşmak biraz zor olacaktı. Entis söylenerek yüzmeye başladı.
İki saatlik yorucu bir çabanın ardından adaya ulaşan Entis, dinlecek bir yer bulduğunda hiç düşünmeden kendini uykuya bırakmıştı. Uyandığında her yer karanlık olacak sanıyordu ki, yanılmıştı. Her yer hala gündüz, hala ışıl ışıldı. Harpylerin üzerinden geçişini izleyerek. Adaya sağdan tırmanmaya başladı. Dinlendiği için adanın sarp kayalıklarını atlatmak onun için pek de zor olmamıştı. Kaç saat geçtiğini ne kadar zaman olduğunu bilmiyordu ama epey bir yorulmuştu. Elleri ve parmakları kan toplamış, elbiseleri aşınmış, vücudunun bazı yerlerinde yaralar açılmıştı. Ama o yine de yılmamış ve ilk amacı olan adayı bulma işini tamamlamıştı. Şimdi geriye kızkardeşlerin dikkatini çekmek kalıyordu.
O bunları düşünürken uzaktan bazı sesler duymuştu sanki. Etrafına baktığında hiçbir şey görmediği için tekrar düşüncelere dalmıştı.
-Hey sen!
Entis yeniden etrafı kolaçan etmişti. Ama yine ortalıkta hiçbir şey yoktu. Sese karşılık vermekten başka bir çaresi kalmamıştı. Deliriyor muydu yoksa?
-Kiminle konuşuyorum. Nerdesin?
-Ah üzgünüm, unutmuşum.
Uzaktan bir silüet çıkagelmişti Entis'in yanına. Elindeki başlık her neyse onu çıkardığında görünür olmuştu.
"Sen de kimsin?" dedi Entis. Yabancı düşünmeden yanıt verdi.
-Benim ismim Perseus! Büyük savaşçı.
-Demek büyük savaşçısın.
-Yoksa beni hiç duymadın mı?
-Hayır Perseus. Seni maalesef hiç duymadım. Ve şu an seninle ilgilenecek vaktim olmadığı için üzgünüm.
Entis bulunduğu yerden hareketlenip ileride bulunan yola doğru gitmişti. Tam yola girecekken bir engel ile karşılaşmıştı.
-Bu nasıl bir sihir böyle?
-Bu görünmez bir perde. Yoketmenin yolu ise şu yukarıda gördüğün dev heykelin gözlerinden gönderdiği büyüyü geri yansıtmak.
-Burada bayağı bir zaman kalmış olmalısın.
-Aslında az önce geldim. Fakat tam yola gidecekken ada hareketlendi ve bu gördüğün heykele yaklaştı. Ve o da büyü yapıp geçmemi engelledi.
-Peki ilerlemek için bir planın var mı?
-Plan? Elbette var.
-Paylaşmak ister misin peki?
-Şu ilerideki kolu görüyor musun?
-Evet.
-İşte onu çevirip yukarıya çıkacağız. Ardından bu büyüyü geri yollamak için bir çare bulmaya çalışacağız.
-Şuna umutsuzum desene.
-Hayır. Bu adada her şey birbiriyle bağlantılı şu kol ve onun yanındaki platformun yapılmasının bir önemi var. Bu adada hiçbir şey önemsiz değil.
-Güzel. Öyleyse dediğin gibi olsun. Ben kolu çevireyim sonra sen yukarıya çık.
-Oldu bil.
Entis kolun yanına ilerlerken Perseus'da platforma doğru gitmişti. Perseus platformun sağ tarafına geçtiğinde, Entis kolu çevirmeye başlamıştı.
-Neler görüyorsun?
-****et olsun. Bu çürümüş!
-Ne?
-Platform! Çürümüş. Çökmeden indir beni, indir beni!
-O zaman sen de diğer tarafa geç!
-Tamam!
Entis kolu çevirmeyi tamamladığında Perseus platformun soluna geçmiş ve oradan da heykelin kafasının olduğu yere gelmişti. Platformun sağ kısmı ise çökmüştü. Perseus etrafı kolaçan edip birkaç ip parçası bulmuştu. Bunları birbirine bağlayıp, Entis'i de yukarı çekti. Burada fazla bir yol yoktu. Genelde kırık dökük birkaç köprü ve onları koruyan zehirli böcekler vardı. Entis bölgeyi araştırırken bir kapı görmüştü. İkili oraya doğru ilerledi. Birkaç zehirli böceğin saldırısına maruz kalsalar da ikili kapıyı açıp yollarına devam etti. Şimdi geldikleri yer, harika mimarisi olan bir salondu. Burada fazla kalmadan kuzeye gidip ilerlemeye devam ettiller. Geldikleri yerde şimdi çürümüş bir yol bulunuyordu. Her an çökecekmiş gibi görünen bu yoldan ikili hızlı bir şekilde karşıya geçebildiler. Sonunda, onları bir manivela bekliyordu. Manivelanın hemen yanında ise kızkardeşlere ait olduğunu sandıkları bir heykel duruyordu. Entis manivelaya ayağıyla isteksizce dokundu. İşte tam bu sırada, bulundukları yerin altından ağaç kökleri çıkıvermişti. Bu kökler karşıda bulunan başka bir tepeye bağlanıyordu. Karşıda ise onları başka bir manivela bekliyordu. Gitmeleri gereken yer ise doğularında bulunan görkemli yapıydı. Yapının sağında ve solunda Zeus heykelleri bulunuyordu. Entis ayağını maniveladan çekti ve Perseus ile birlikte plan yapmaya koyuldu.
-Buradan dokunduğumda. Şu kuzeydeki tepeye gidiyorlar.
-Bu çok riskli bir iş kardeşim. Aşağısı sonsuz gibi gözüküyor. Bir kez düştük mü geri dönemeyiz.
-Eğer buna ihtiyaç duyuyorsak yapmak zorundayız Perseus. Aksi halde burada durup ölümü bekleriz.
-Dediğin gibi olsun o zaman. Sen manivelaya dokun, ben de kuzeybatıdakine gideyim.
-Peki ya sonra?
-Sonrasını oraya ulaştığımda konuşuruz kardeşim.

Entis manivelaya sinirli bir şekilde bir kez daha dokundu ve yeniden yerin altından kökler çıkıp tepelere ulaştı. Perseus hızla bir şekilde ilk köklü yoldan geçip ortadaki tepeye ulaştı. Ardından sola dönüp ikinci köklü yolu da atlattı. Perseus buraya gelir gelmez etrafını Harpyler ve garip yaratıklar kaplamıştı. Kalkanı ve görünmezliği sayesinde hepsini haklayıp, oradaki manivelaya dokundu. Şimdi ise, onun bulunduğu yerdeki kökler önce ortadaki tepeye oradan da kuzeyde bulunan tepeye bağlanmıştı.
-Senin sıran!
-Pekala!
Entis manivelaya basmayı bırakır bırakmaz önündeki kök çekilmeye başlamıştı. Ama o köklü yol tamamen çekilmeden ortadaki tepeye ulaşabilmişti. Şimdi ise Perseus'un açtığı kuzeydeki bölgeye gidecekti. Entis buraya vardığında, tıpkı Perseus da olduğu gibi birçok yaratıkla savaşmak zorunda kalmıştı. Hepsini değişik yollar ve şekillerde öldürerek orada bulunan manivelaya dokundu. Yerin altından çıkan kökler önce ortaya sonra da doğudaki yapıya bağlanmıştı. Entis haykırdı: "Geçebileceğini umuyorum Perseus!"
-Ben geçebilirim fakat sen ne olacaksın?
-Beni merak etme! Hadi koş!
Perseus evet anlamında başını salladı ve ardından bastığı manivelayı bırakarak ortadaki tepeye doğru koşmaya başladı. Birkaç adım sonucunda doğudaki yapıya ulaşabilmişti. Entis için ise uzun ve ölümcül bir yol görünüyordu şimdi. Perseus durumdan duyduğu endişeyi dile getirmekten kaçınmıyordu:"Ortadaki tepeye gelebilirsin. Fakat, buraya gelmen imkansız dostum!"
Entis onu duymazlıktan gelerek önüne doğru bir takla attı. Taklanın son anında ayağını maniveladan çekerek yukarıya sıçradı. Bu ona ortadaki tepeye gelmesini sağlamıştı. Ama aynı şey ikinci yolda olmamıştı. Entis yolun üzerinde koşarken, kökler geri çekilemeye başlamıştı. Yorgun olan Entis altındaki yolun çekilmesiyle daha fazla dayanamayıp düşmüştü. Altından çekilen yola son anda tutulabilmiş olsa dahi kendini kurtaramamış ve aşağıya doğru düşmeye başlamıştı. Perseus ise bu durumu küfürler sayarak protesto etmekle yetinmişti. Ardını döndü ve onu bekleyen kadere doğru ilerlemeye başladı.
Entis bu senaryoyu daha önce de yaşamıştı. Bitmek bilmeyen bir çukurdan devamlı olarak aşağıya düşüyordu. Son bir gayretle kılıncına sarılmış, saplayacak yerler arıyordu. Bu çabaları ilk başta sonuç getirmemiş olsa da birkaç denemenin ardından ortadaki tepenin diplerine tutulmayı başarabilmişti. Şimdiki amacı bulunduğu yerden yukarıya tırmanmaktı. Adaya tırmanırken kan toplayan elleri iyiyden iyiye kötüleşmiş, nasır tutmuştu. Ellerini hissetmekte zorluk çektiği anda sendeliyor. Sonra bilerek bir kayaya elini çizdirip acı çekiyor ve ellerine his gelmesini sağlıyordu. Entis tırmandı, tırmandı...
Ortadaki tepenin sağında bulunan ufak çıkıntıya vardığında üzerinden birisinin geçtiğini farketmişti. Ve bu kişi her kimse köklü yoldan geçerken, yol geriye doğru çekilmemişti. "Zaman durmuş olmalı" diye söylendi kendi kendine. Onun geçmesini bekledikten sonra, daha önce aşağıya düştüğü yoldan ilerleyerek doğudaki dev yapıya yöneldi. Sağında ve solunda Zeus heykelleri bulunuyordu. Heykeller eski ve yıpranmış bir halde önlerinde bulunan dev boşluğu izliyorlardı. Entis heykelleri geçti ve ilerideki dev mavi kapının suratına kapanışını izledi. Kapı kapanmıştı belki ama içeride geçen konuşmaları duyabiliyordu Entis.

Perseus:-Hayır.O kapı benim tek çıkış yolumdu.Bir çok testten geçtim ve sen her şeyi mahvettin.Ününle yaşayamayacağını bilmen gerekir Spartanın Hayaleti.Ama belki,bu da bir testtir.Şu an beni izliyor musunuz Kızkardeşler.Bana bir işaret verin.Ben yüce Perseus,bu yenik tanrıyı öldürerek sizin dikkatinizi kazanabilir miyim? Böylece aşkımı Hades'in pençelerinden geri alabileceğim.Eğer izlemiyorsanız.En azından Efsanevi Kratos'u öldürmenin gururuyla yıkanacağım,Tanrı katili.Aptal Harpyler senin gibi birine böyle bir gücü neden verdi anlayabilmiş değilim.

Perseus'un bu konuşması hemen hemen her şeyi açıklıyordu. Üzerinden geçen kişi, Rodos adasına yıkım getiren kişiyle aynıydı. Ve bu kişi onun dev heykelini yıkıp hayallerini de onunla birlikte yoketmişti. Ama şimdi bilmeden de olsa Entis'e yardım etmişti. İçeriden kılınç ve kalkan sesleri gelmeye başlamıştı. Entis ise bu dev kapıyı nasıl açacağını çözümlemeye çalışıyordu. Kendi kendine düşünüp bir yargıya vardı. "Kapının büyük ve kalın olduğu doğru. Peki ya hafifliği?" Spartanın Hayaleti her ne kadar kendisinden güçlü bile olsa Entis'in de artık ondan aşağı kalır bir yanı yoktu. Entis kapıyı kaldırmayı denemişti. İlk iki denemesi başarısız olunca biraz düşündü. Bulunduğu yeri turlayarak fikir edinmeye çalıştı fakat nafileydi. Kapıyı açabilecek güçte bir kaldıraç bulamıyordu. Kendisi ise kapıyı biraz kaldırıyor ardından dayanamayıp gerisin geriye bırakıyordu. İçeriden ise Perseus'un acılı sesleri gelmeye başlamıştı. Entis geldiği yerin ucundan uçuruma dik dik bakarken gözüne bir şey ilişmişti. Zeus'un bu heykellerini daha önce de görmüştü. Uçurumdan düşmemeye de dikkat edip sağındaki ve solundaki heykeli yerin dibinden söktükten sonra kapının yanına getirmişti. Şimdi kapıyı kaldırmayı deniyordu. Kapıyı az biraz kaldırdığında ise yerde duran Zeus heykellerinden birini alt tarafa yerleştirmişti. Heykel kapının basıncı ile parçalanmadan Entis kapıyı bırakarak diğer heykeli de ilkine paralel olacak şekilde kapıya yerleştirdi. İkisinin ortasına geçip kapıyı kaldırmaya başladığında ise Perseus'un sözü geliyordu aklına " Bu adada her şey birbiriyle bağlantılı "
Kapıyı sonunda açabilmişti. Burası büyükçe bir salondu. Ve önünde bulunan merdivenlerin aşağısı ise sularla kaplıydı. Yerde ise dev bir Atropos resmi bulunuyordu. Salonun sağında ve solunda dev çaplı vazolar burayı kuşatmıştı. Burası çok iyi görünüyordu. Fakat görmek istediği şeyler bir türlü gözünün önüne gelmiyordu. Entis, Perseus'un görünmez olabildiğini biliyordu. Peki ama, Spartanın Hayaleti? O neredeydi? Entis salonun sonunda bulunan sütunların bazılarının olmadığını farketmişti. Hemen suya girip, ilerlemeye başladı. Suyun rengi kan kırmızıya dönüktü. Yerli yersiz et ve kumaş parçaları da ona bu ilerleyişinde eşlik etmişti. Entis sütunların yanına geldiğinde iri bir zincirle karşılaşmıştı. Karşısında ise büyülü kapı bulunuyordu. Ama her nedense büyü artık aktif halde değildi. Entis zincire tutunarak kendini aşağıya çekiverdi. Ve işte o anda korkunç gerçekle karşılaştı. Zincirin sonunda iri bir çapa bulunuyordu. Ve bu çapanın kancalarından birinde bir insan bedeni kanlar içinde bir vaziyette ölü durumda bulunuyordu.
"Perseus?"
Spartanın Hayaleti tarafından öldürülen Perseus, tanınmayacak bir halde çapanın üzerinde sallanıyordu. Entis üzüntüsünü dile getirmek için bir zaman sustu. Ardından onu çapadan indirip, bir süre onun için ne yapabilirim diye düşündü. Sonuç olarak Perseus'u gömemeyeceği için onu kendi geldiği yerden denizin koynuna gönderdi.Perseus uçurumdan düşerken yerli yersiz kayalıklara çarpıyordu. Bu durum Entis'e yanlış bir karar aldığını gösterse de, Perseus sonunda denizle buluşabilmişti. Bir süre daha susan Entis büyü bozulmuş halde bulunan dev kapıya(geçide) yöneldi. Tam yoluna devam edecekti ki, tanıdık bir şey ile karşılaştı. Üzerinde Medusa resminin işlenmiş olduğu kalkanı gören Entis, onu heykelin elinden aldı ve: "İkimizin de bir amacı vardı dostum. Belki seninki gerçekleşemedi ama benimki gerçekleşecek. Ve ben, senin hatırlanman için elimden geleni yapacağım. Buna emin ol, emin ol."

Kalkanı sırtına attıktan sonra yoluna devam eden Entis, harabeye dönmüş taş bloklar ile karşılaştı. Burada bazı yerlerin içi çukurlaşmış ve içine sular dolmuştu. Entis sudan geçerek, bu iğrenç yerden kurtulmaya bir adım daha yaklaştı. Geldiği yerde şimdi merdivenli bir yol, bir de onun ilerisinde sağa doğru dönen bir sapak vardı. Entis önce merdivenli yoldan gitti. Burası da diğer yerler gibi iğrençlikten başka bir şey barındırmıyordu içinde. Yer yer kan izleri, ölen yaratıkların yerde yatan cesetleri ve kopmuş et parçaları buradan biraz önce kimin geçtiğini gösteriyordu. Entis geldiği yoldan aşağı inerek, yoluna devam etti. Karşılaştığı manzara karşısında tüm umutlarını yıkan bir duyguya kapılmıştı. Burası bir köprü gibi duruyordu. Ama artık köprüden eser yoktu. Yıkıntılar bir süreden sonra kayboluyor ve derin uçurumdan başka bir şey görünmez oluyordu. Aşağıya doğru inmekten başka bir şansı olmadığını anlayan Entis, söylene söylene dev uçurumun dibine ayak basmak için kolları sıvadı. Zemin kaygan değildi ve tahmin ettiğinden daha sağlamdı. Tahmin ettiği üzere, burası aşağıya inmek için alternatif olarak tasarlanmış bir yoldu. Tek zorlayıcı nokta ise fazlaca sayıda gelen Harpyler oluyordu. Ama Perseus'un kalkanı onları geri püskürtmekte o kadar tecrübeliydi ki, Entis tek bir çizik dahi almadan yolu yarılamıştı. Uçurumun dibine indikçe aşağıda duran ölü ağaçları görüyordu. Bu ağaçların etraflarında gezen garip yaratıklar vardı. Entis bunları daha önce hiç görmemişti. İnmeye devam etti ve bir ağaca yaklaşınca ona atladı ve kolaylıkla uçurumun dibine inmiş oldu. Adada gece olmadığı için ne kadar süredir aşağıya indiğini öğrenemiyordu. Bu bir dezavantaj olsa da genellikle ona bir şeyler kazandırıyordu. Entis yaratıkların arasından gizlice geçmek için çabalıyordu. Ama ağaçtan indiği anda çıkardığı ayak sesi ve onun sonrasında ıslak otlara basarkenki çıkan su sesi onun görülmesine imkan tanıyordu. Dev bir domuzu andıran bu yaratıklar onun etrafını sardığında Entis hemen kalkanına sarıldı. Ama aldığı ilk darbeden her ne kadar kurtulsa da, yerin içine geçmiş gibi görünüyordu. Entis ayağa kalkarken, beş yaratıktan en yakınında olana, kılıncıyla güzel bir çizik atmıştı. Bacağı acıyan yaratık, elinde bulunan dev tokmağı yerli yersiz sallamaya başlamıştı. Diğerleri ona ne yapıyorsun dermişçesine bakarken o, Entis'e doğru saldırıya geçmişti. Tokmağı sola doğru salladığında sağa doğru kendini atan Entis dev yaratığın yavaşlığından yararlanarak sol kolunun yarısına kadar derin bir kesik atmıştı. Acıdan kıvranan yaratık, tokmağını kaldırmaya çalışırken kolu daha fazla dayanamamış ve kemik yankılı bir ses ile kırılmıştı. Kolu artık bir aksesuarmış gibi sallanan yaratık, tek kolu ile tokmağı son kez kaldırdı ve Entis'e indirdi. Ama bu darbe ilk baştakinden hafif olmuş ve kalkan bu saldırıyı bertaraf etmişti. Kalkanda oluşan gücü yaratığa gönderen Entis onun yere yıkılışını ve diğerlerinin yaralanışını keyifle izledi. Ardından fırsattan istifade ederek vakit kaybetmeden ölü ağaçların bulunduğu ormana giriş yaptı. Koşarak ilerleyen Entis, karşısına çıkan irili ufaklı ucubeyi görmezden gelerek yoluna devam etti.
Nihayet ormanın derinliklerinden kurtulup ayağını taş bir zemine basabilmişti. Burası ormanın derinliklerinde bulunan bir mağara olmalıydı. Entis ilerlerken önüne çıkan parçalanmış bedenler, buradan az önce birinin daha geçtiğini gösteriyordu. Kanın kurumuş olduğuna bakılırsa bayağı bir zaman geçmiş olmalıydı. Bu savaşçı büyük bir ihtimalle ona yardım ettiğini bilmeyen Spartanın Hayaleti olmalıydı. Entis mağaranın derinliklerinden cesetleri göre göre ışığa doğru ilerledi. Ve en sonunda yeniden ışığa kavuştu. Hala gündüzdü her yer. Ve en önemlisi de ileride gözüken dev mimariydi. Bu mimari Kızkardeşlerin Sarayıydı ve insanlar seslerini duyurabilmek için oraya ulaşmalıydılar. Ama bunu yapmadan önce, oraya gitmek için, yolun tam ortasında bulunan dev yarığı geçmeleri gerekiyordu. Entis yarığa doğru ilerlediğinde ise ikinci bir sürpriz ile karşılaşmıştı. Yarığın tam ortasında, daha önce gözünün bir yerden ısırdığı dev bir el yer alıyordu. Bu eli on yıl önce de görmüştü. Ve şimdi yine o zamanda olduğu gibi kendisine yardım edecekti. Entis, yoldan ilerledi ve Atlas'ın eline atladı. Oradan da diğer tepelere atlayarak sarayın önündeki son tepeye ulaştı. Geldiği yer ile saray arasındaki mesafe, az önceki gibi olmasa da bayağı bir vardı. Ne yapabilirim diye düşünürken yer sarsılmaya başlamıştı. Atlas elini yerin dibine geri çekiyordu. Bunu yaparken eli etraftaki tepelere çarpıyor ve onların yıkılmasına neden oluyordu. Bütün tepeler birbirine çarparak domino taşı gibi yıkılmaya başlamışlardı. Sıra Entis'in bulunduğu tepeye geldiğinde Entis kılıncını tepeye sapladı ve düşmeye hazırlandı. Bu onun aşağıya düşmesini engelleyecekti. Tepe yavaş yavaş aşağıya düşmeye, yavaş yavaş sarayın önüne gelmeye başladığında Entis daha fazla beklemedi ve kılıncı çıkararak karşıya atladı. Sonunda saraya varabilmişti. Kılıncını kınına soktu ve muhteşem mimariyi seyre daldı.
Sarayın önünde bir çıkıntı vardı ve bu çıkıntıdan ilerleyerek kapıya doğru yöneldi. Kapının tam kenarına geldiğinde, kaldırmaya çalıştı. Ama yaptığı şey boşunaydı. Bu kapı diğerleri gibi alttan tutularak kaldırılan bir kapı değildi. Ardından Entis tepeden indi ve herhangi bir manivela aradı. Ama burada bir çıkıntıdan başka hiçbir şey yoktu. Entis son olarak çıkıntının sağına ve soluna baktı. İşte bu anda, çıkıntının sağ tarafında bir kol gördü. Beklemeden kolu aşağıya indirmişti. Her şey bir an karmakarışıklaştı. Önce çıkıntı yerin dibine geçti. Ardından bahçenin dört bir yanından irili ufaklı yaratıklar çıkıverdi. Açılmasını beklediği kapı ise maalesef hala kapalıydı. Entis bunun tuzak olduğunu anlamıştı anlamasına, ama kapıyı açmanın bir yolunu bulabilmek için hepsini haklaması gerekiyordu. Önce ufak olan boynuzlulardan başlamayı denedi. Ama daha vurmadan bu iki yaratık ellerindeki borazanı üfleyince, etraf sallanmaya başlamıştı. Bir süre sonra bölgeye gelen iki cyclops'u gördüklerinde ise artık birisi için çok geçti. Entis ustaca bir şekilde minik yaratığın kafasını gövdesinden ayırmıştı. Diğeri ise kaçarken, Entis'in kılıncı ile bacağından yaralanmış ve yere düşmüştü. Kalktığında ise aynı kılınç bu sefer beynine saplanmıştı. Etrafta şimdi, iki cyclops ve ateş fırlatan üç tane yaratık kalmıştı. Entis cyclopslardan kaçarak ateş atan yaratıklara yönelmişti. Bir planı olduğu gözünden belliydi. Entis ateş atan yaratıkların tam ortasındaki ile yüz yüze geldiğinde, yaratık ona kılıncı ile saldırmıştı. Entis kalkanı ile onu geri yansıttı ve bir patlama ile yaratık paramparça oldu. Ters bir takla ile geriye düşen Entis, solundaki yaratığın ateş fırlatışıyla karşılaşmıştı. Ama kalkanın çapı geniş olduğundan bu ateş toplarını da geri yansıttı ve yaratığı geldiği yere yolladı. Tam diğerine doğru ilerleyecekti ki, dev cyclopslardan birisi ile karşılaşmıştı. Cyclops elindeki iri odun parçasını indirmeden, Entis onun bacak arasından geçerek, diğer cyclopsun göğsüne atladı ve kılıncını da atlar atlamaz ona sapladı. Yaratık tek eli ile Onu tutmaya çalışsa da başarısız olmuş ve Entis yaratığın tepesine binmişti. Hiç vakit kaybetmeden kılıncını yaratığın gözüne sapladı. Ve kılınç gözün içerisindeyken, tam tur döndürerek gözü paramparça etti. Dev cyclops, ateş atan son yaratığın üzerine yıkılmıştı. Şimdi sadece bir cyclops kalmıştı. Entis onun yavaşlığından faydalanacaktı. Eğer başarısız olursa büyük ihtimal kemikleri kırılarak, yaşamı son bulacaktı.
Cyclops sopasını kaldırdı ve Entis'e doğru sallamaya başladı. Entis ise ondan kaçarak uzaklaşmıştı. Kılıncının kabzasını kavradı ve tıpkı eski savaş tanrısı Ares gibi kılıncını sapmaz bir şekilde yaratığın gözüne gönderdi. Yaratık yerden daha yeni doğruluyordu. Entis'in zamanlaması harikaydı. Yaratık tam ayağa kalktığında acı ile çırpınmaya başladı. Elindeki sopayı bıraktı ve kılıncı çıkarmaya çalıştı. Kılıncı çıkartıp bir köşeye fırlattığında ise artık kör olmuştu. Entis onu, geldiği yere göndermek için, bahçenin en kenarından kalkanı ile gürültülü sesler çıkarıyordu. Yaratık oraya doğru koştu. Fakat yerde yatan diğer cyclopsun kanından dolayı duramadı ve kayarak uçurumun dibini boyladı. Entis derin derin soluklandı ve alnının terini sildi. Ardından kılıncı alıp kınına soktu. Güneşin, sıcak ile dövdüğü kalkanını ise alıp sırtına attı. Çok az bir yolu kalmıştı ve o bunu hissediyordu.
Yeniden etrafı kolaçan ettiğinde sarayın girişinin en sağında bulunan, tahtadan bir kol farketmişti. Tuzak olabilir endişesiyle sakin bir şekilde kolu çevirmeye başladı. Kolu sağ köşeden sol köşeye getirdiğinde, kapı henüz açılmamıştı. Fakat meydana çıkan diğer kollar ile mutlaka açılacaktı. Entis koşarak diğer bir kolu çevirmeye başladı. Onu da en sona getirdiğinde gidip başka bir kolu çevirmişti. Bu işlemi kapı açılıncaya kadar sürdürdü. Ve en sonunda kapıyı açtı, aynı anda bir süre önce yerin dibine geçen çıkıntı da eski yerini almıştı. Entis çıkıntıya doğru ilerledi ve yokuştan çıkarak yuvarlak bir salon olan yeni bir yere giriş yaptı. Ortalıkta yine kan izleri vardı. Yer yer ölmüş böcekler ve onlar çıkardığı yeşil sıvılar buradaki kokuyu çekilmez kılıyordu. Entis hemen dümdüz devam etti. Şimdi yol ikiye ayrılıyordu. Soldan devam etti ve nihayet kızkardeşlerin tapınağını en yakından görme şansını yakaladı. Burası geniş bir bölgeydi. Ve ön bahçe olmalıydı. Az önce savaştığı yerde buraya çok benziyordu fakat burası ondan daha genişti. Entis bu hesaplamayı kafasından yaparken, bir anda bir şey oldu ve ileride bulunan, mızrak şeklindeki kubbe açılmaya başladı. O açılırken, bir anka kuşu şekli beliriyor ve aynı anda Entis'in biraz önünde bir kapak açılıveriyordu. Entis ne olduğunu anlamadan, bu kapaktan içeri girmenin tek şansı olduğunu anladı. Derhal aşağı indi. Geldiği yerde, spiral bir merdivenden iniyordu. Merdiveni tutan ve ortasında bulunan kafes biçimindeki kalın demirler ise sıcaktan hiç mi hiç etkilenmemişe benziyordu. "Tanrıların işi" diye söylenip merdivenlerden inmeyi sürdürdü. Merdivenler bir noktadan sonra tükeniyordu. Ama onun hemen aşağısında bir yol vardı. Entis, biraz gerildi ve ardından koşarak oraya doğru zıpladı. Ufak ufak tepeler burayı çevreliyordu. Birisi bulunduğu yer, diğeri onun hemen paralelinde ve sağında olan ve bir kapısı olan tepe ve bir de arkada olan ve bir gerisinde yol olduğu belli olan üçüncü tepe, Entis geriye gitmeden soldaki tepeye doğru ilerledi. Önce ortadaki tepeye oradan da sağdakine atladı. Her yerde lavlar her yerde bunaltıcı bir sıcaklık vardı. Ama geldiği yerdeki şaşırtıcı manzarayı görünce, ister istemez içini bir sevinç kaplamıştı. Yaşayan bir insan, soldaki tepenin ardındaki bir yolda ne yapacağını bilmeden onu bekliyordu sanki.
Entis onun yanına büyük bir heyecanla ve sevinçle hızlıca ilerledi. Adam, dev ve kalın olan dikenlerin ortasında bir kolu tutmuş bir şekilde duruyordu. Entis ona biraz daha yaklaşınca, adamın kendi kendine sayıkladığını duyuyordu. Muhtemelen kayışı koparmış olmalıydı. Entis dayanamadı ve "dostum" diye hitap ederek adama dokundu. Miğferi ve kasketi parçalanmış olan adam irkilerek dikenlere attı kendini. Ama dikenler o kadar sık, büyük ve kalındı ki, ölmesine izin vermemişlerdi. Adam ister istemez Entis'e cevap verdi:
-Sssseeen... Sen dddde kkimsin?
Sesi titriyordu.
-Benim ismim Entis ve çoğu zamandır bir insanla karşılaşmadım.
-Bbbbana ne ki bbbundan.
-Birbirimize yardımcı olabileceğimizi sanıyordum.
-Yyyardım mmı?
-Evet, yardım. Bu beladan daha kolay kurtulmak için, birbirimize yardım etmeliyiz.
Adam yavaş yavaş kendine geliyor gibiydi. Entis'e durumu anlatmaya başladı.
-Bu gördüğün kol dikenleri, dikenleri... aşağıya indiriyor. Onun ilerisindeki bir çark ise, çark ise şu ilerideki kapıyı açmaya, açmaya yarıyor. Ama, ama ne yaparsam yapayım, o çarkı.... O çarkı çevirecek kadar hızlı olamıyorum.
Bu adamın kendine artık bir hayrı yok diye geçirdi kafasından Entis. Kafasındaki katil geri gelmiş gibiydi. Yine vahşice planlar kurmaya başlıyordu. İçinde uyuyan canavar uyanmıştı ve sürekli bencilce planlar yapıyordu. Entis adamın aciz haline bir kez daha baktı ve kararını verdi:
-Bak dostum. Buradan kurtulmanın tek yolu şu ilerideki kapıdan geçiyor.
-Gerçekten mi? Gerçekten doğru mu bu?
-Evet, eğer birimiz o kapıdan geçersek, bu dikenler bir daha çıkmayacaktır.
-O zzaman, sen kolu çek, ben hemen koşup çarkı çevireyim. Sen de bu arada kapıya, kapıya gidersin.
-Çok güzel bir plan olmuş doğrusu. Kusursuz.
-Hadi başlayalım!
-Pekala.

Entis kolun önüne geldi ve kendine doğru çekerek kolu aşağı indirdi. Aynı anda dev dikenler yerin dibine geçmişti. Yerde derin kanlı ve geniş daire şeklinde oyuklar vardı. Entis bunları göz ucuyla süzdükten sonra sağ taraftan giderek kapının açılmasını bekledi. Adam kolu yavaş yavaş çevirmeye başlamıştı. Sonunda dikenler yerden çıkmadan, Entis'in çömelerek geçebileceği kadar bir yer açabilmişti. Entis kapıdan geçti ve oracıkta adamın haykırışlarını dinledi. Adam, "bitti mi? Bitti mi? Tamam mı? Geçtin mi?" Öncesinde acılı bir haykırışın ardından adamın sesi sonsuzluğa karıştı ve ortama sessizlik yeniden hakim oldu. Bir askerin ölümü ile olsa da Entis yoluna devam ediyordu. O askerin orada olması bir tesadüften ziyade, kaderin bir parçası olmalıydı. O olmasaydı. Şimdi oradan hiç geçememiş belki de ölmüş olacaktı.
İçindeki canavarla yaşamaya alışmış gibi görünen Entis koridorları geçerek son teste ulaşmıştı sonunda. Yolunun tam karşısında dev bir Anka Kuşu heykeli, kanatlarını ona açmış, ağzından ateş püskürüyordu. Bu ateş heykelin bulduğu koca salonu sarıp sarmalıyordu. Tek sorun şuydu. Burayı yaptıran kişi her kimse, Entis'te bulunan nadide kalkanı hesabı katmamıştı. Entis, kalkanı sırtından aldı ve onunla birlikte ilerlemeye başladı. Kalkanı daha önce Sparta ordusunda da yaptığı gibi önünde tutuyordu. Bir kirpiyi andıran bu hareketin topluca yapılmasına orduda, Phalanx (Palanx) adı veriliyordu. Alevin gücü ve şiddeti onu bazen geriye doğru itmiş olsa da Entis buna aldırış etmeden ilerlemeye devam etti. Sonunda dev heykel ile en yakın mesafeye gelebilmişti. Şimdi yapması gereken tek şey yukarıya tırmanmasıydı. Önünde, sağında ve solunda olmak üzere iki adet manivela bulunuyordu. Bunları kontrol ettiğinde birinin yukarıdaki kapıyı açtığını, diğerinin ise, üst taraftan bir kanca çıkardığını görmüştü. Onu ilgilendiren manivelanın üzerine basarak kapıyı ardına kadar açtı. Ardından kılıncını kınından çıkardı ve manivelaya saplayarak kapının sürekli açık kalmasını sağladı. Son olarak da heykelden gelen ateşi kalkanında topladı ve heykelin tam ağzına gidecek şekilde alevleri geri yansıttı. İçeride bir patlama olup olmayacağını düşünmeden, kazandığı bu ufacık zaman ile heykelin üzerine doğru atladı. Heykelin sıcaklığından dolayı avuçları ve tabanları yanmıştı. Ama o yılmadı ve yukarıya kadar hızlı bir şekilde tırmanmayı başardı. Açık kapıdan geçerek, ufak bir çömlek ile karşılaştı. Tam ona dokunacaktı ki, her yer sallanmaya başladı. Ardından daha öncekilerden, çok daha büyük bir patlama gerçekleşti. Ve bütün salon yeniden alev alev yanmaya başladı. Entis salona yeniden baktığında, kılıncının kabzasının dışında her şeyin eridiğini farketti. Arkasında durduğu kapı ise kapanmıştı.
Tek şansı olan çömleğe yöneldi hemen. Önce içini açtı ve ne olduğuna baktı. "Kül mü?" diyerek tepkisini gösterdi. Fakat çömleği kaldırdığında gerçeği anlamıştı. Çömleğin altındaki bölümde aynen şunlar yazıyordu:
"Anka Kuşu'nun Külleri,
Sadece ateş onu harekete geçirebilir. Çok çabuk doğduğu gibi, çok çabuk ölür ve külleri yeniden burada saklanır.
Lakhesis"

Yazıyı oku