Bilinmeyenler:
Yeni nesil oyun konsolların bize doğru koşturduğu şu aylarda, üstümüze “bir oyunu oyun yapan görselliktir” yalanı örtülmüş olsa da, hepimiz biliriz ki kalbimize kazınmış çoğu oyun atmosfer bakımından güçlü oyunlardır. Türünün ilk örneği sayılmasa da Alone in the Dark’la biz bunu görmüştük. Aslında ışık hayatımızın ne kadar da olmazsa olmazlarıymış, anlamıştık. Karanlıktan değil, içinde ne olduğundan korkar olmuştuk. Daha sonra Resident Evil çıka gelmişti. 3B grafikler eşliğinde soluk soluğa geçecek bir virüslü ortamda kendimizi bulmuş, hayatımızda sağlığın ne kadar da önemli olduğunu anlamıştık. Kargalardan, köpeklerden son sürat kaçar olmuştuk.
Derken Silent Hill ile tanıştık. Nasıl bir oyunla karşılaştığımızı uzun süre anlamamıştık, bir oyuna yaratıklara yakalanarak başlamak da ne demek oluyordu? Kocaman bir şehrin ortasında kaybolmuş, görüş mesafemiz birkaç metreye düşmüş bir şekilde çaresizce etrafta koşuşturuyorduk. Bu oyundan da akıl sağlığımızın ne kadar önemli olduğunu anlamıştık. Psikolojimizin bozulmasını göze alıp, geceleri Silent Hill oynamaya devam ettik. Oradan aldığımız gerilimi daha önce hiç tatmamıştık. Hem korkuyor hem oynamak istiyorduk...
Bu ay Silent Hill’in filmiyle tanıştık. Kimimiz beğendi, kimimiz beğenmedi. Beğenmeyenlerin en büyük derdi, oyunların anlaşılmaz havasını “açıklamaya” çalışmasıydı… Evet, Silent Hill serisinin en büyük özelliği anlaşılmazlığı. 4 oyun geldi, ama hala birçoğumuz için Silent Hill’de neler olduğu hala büyük bir muamma. İşte bu dosya konusunu bu yüzden hazırladık: Hazır filmi gelmiş, iki yeni SH oyunu da yoldayken korkmadık, yılmadık ve Silent Hill üzerindeki sis perdesini araladık. Karşımıza çıkan gerçekleri sizinle paylaşmak istedik.
Tanrıların Gönderdiği Bitki
İlk bakışta Amerika’nın herhangi bir kasabasından farklı görünmeyen Silent Hill’in tarihi oldukça eskiye dayanıyor. Muhtemelen Amerika’da bulunmuş olan tarih öncesi uygarlıklar (Mayalar, Aztekler gibi) Silent Hill’den çok da uzak olmayan bir bölgede binlerce yıl varlıklarını sürdürmüşler. Aynı bölgede tanrıları için ayinler yaptıkları, pek çok kurban verdikleri tahmin ediliyor. Mitolojileri de o zamanlarda Silent Hill’in topraklarına yerleşmeye başlıyor.
Silent Hill’deki olayları açıklamak için yola çıktığımızda, tamamen metafiziğe yönelmek bazı noktaların boşlukta kalmasına neden olur. Aslında Silent Hill, mitolojinin, paranormal olayların ve aynı zamanda bilimsel bazı gerçeklerin kesişim noktasında bulunan özel bir yer. Peki, nedir Silent Hill’i bu kadar özel yapan? Tarih öncesi uygarlıklar hakkındaki bilgileri incelediğimizde, ayinlerinde ve tanrıları çağırma törenlerinde kullandıkları bir bitkiye rastlıyoruz. Adı değişik kaynaklarda değişmekle birlikte, halüsinojen olduğu bilinen bu bitkiye, günümüzde Beyaz Claudia ismi veriliyor. Bu bitki yine aynı kaynaklarda belirtildiği üzere sadece Silent Hill yakınlarındaki Toluca Gölü’nün etrafında bulunuyor. Seri boyunca okuduğumuz bazı kitaplarda “Beyaz Yağ”, “En Beyaz Şarap” ve “Beyaz Kutsal Su” olarak geçen maddeler de aslında Beyaz Claudia’nın kendisi ta kendisi.
Tarih öncesi uygarlıklardan sonra devam eden katliamlar, savaşlar, Kızılderili soykırımları, Silent Hill’in ****etli bir yer haline gelmesini sağlamış. Günümüzde aynı topraklarda bulunan tarikatın da oluşumunu eski uygarlıklardan kalan öğretiler sağlamış olabilir. İçine kapalı bir kasaba olan Silent Hill’de hızla yayılan bu tarikatın, araştırmalar sonucu Beyaz Claudia’yı keşfetmesi uzun sürmemiş. İlk oyundan hatırlayacağımız üzere, bu bitkiyi PTV adı verilen bir uyuşturucuyu yapmak için kullanmaya başlamışlardı. Büyük olasılıkla Silent Hill’de doğup büyümüş olan Dr. Michael Kaufmann, hiçbir zaman tarikatın gerçek bir üyesi olmasa da bu uyuşturucuyla kazanacağı paranın farkında olduğu için, bunu gizlice üretip turistlere satmakta herhangi bir sakınca görmedi. Dahlia Gillespie’nin tarikatın başında olduğu zaman diliminde bu uyuşturucu trafiği oldukça yaygınlaşmıştı. Polisin sağa sola astığı uyarılara rağmen herhangi bir şey yapmaması, onların da bu uyuşturucu trafiğinden bir pay aldıklarının göstergesi. Dr. Kaufmann ise bu maddeleri ilk önce çok yakınında olan biri üzerinde, hemşire Lisa Garland’da denemeye başladı. Bu nedenle Beyaz Claudia hem kasabanın tarihi ****etinin çıkış noktası oluyor, hem de günümüzdeki olayların başlangıcında rol oynuyor.
Şimdi kasabayı biraz daha anlayabilmek için, seri boyunca gördüğümüz olayları ayrıntılı bir şekilde inceleyelim.
Silent Hill’in ****etinin günümüzde tekrar ortaya çıkmasına neden olan Dahlia Gillespie, tarikatın önde gelen üyelerinden biridir. Dahlia Gillespie, büyük olasılıkla ikinci dünya savaşından sonra Avrupa’dan göçerek Silent Hill’e geldi. 2. Dünya Savaş zamanında insanlığın ne kadar acı ve nefret içinde olduğunu gördükten sonra, yeni geldiği bu kasabadaki yerel tarikatın “cennet”i vaat eden öğretilerini benimsemekte zorlanmadı. O zamanlar tarikatın en güçlü üyesi olan Leonard Wolf’la yakın arkadaş olduktan sonra yavaşça zirveye tırmandı. Bu zaman diliminde mitolojik öğretiler hakkında oldukça bilgi sahibi olmuştu. Leonard ve Dahlia, gerçek tanrının ancak kin ve nefret gibi kuvvetli duygularıyla doğacağına o zamanlar karar vermişlerdi. Dahlia bunun bilincinde olduğu için kızına hep kötü davrandı. Alessa’yı tanrılara kurban vermek için seçmişti. Alessa’nın günlük hayatında bir türlü tutunamayan, arkadaşları tarafından dışlanan bir çocuk olması Dahlia’nın işine geliyordu. Bir gün artık zamanın geldiğini düşünerek, kızı içindeyken kendi evini ateşe verdi. Yine de bir şekilde Alessa bu yangından kurtuldu, ama ömrünün geri kalan kısmını komada geçirmek zorunda kalacaktı. Dahlia ise amacına ulaşmanın tersine, insanlardan nefret eden kızının kâbuslarının gerçeğe dönüşmesine sebep olmuştu. Alessa annesini seviyordu, bu nedenle nefreti tanrının doğmasına yetmemişti. Bunun yerine iyi kısmını başka bir bebeğin bedeninde var ederek, Silent Hill yakınlarında bir yere bıraktı.
“Radio, What’s Wrong With The Radio?”
Harry Mason ve eşi, ilk oyundaki olayların yedi yıl öncesinde devreye girdiler. Evlilikleri süresince çocukları olmamıştı. Silent Hill yakınlarında buldukları bu bebeği evlat edindiler ve öz evlatları gibi yetiştirmeye başladılar. Nereden geldiğini bilmiyorlardı ama onu tanrının bir armağanı olarak gördüler. Bayan Mason, kısa süre sonra bir hastalık nedeni ile hayatını kaybedince Cheryl adını verdikleri bu çocuk için, Harry’den başka tutunacak dal kalmamıştı.
Cheryl yedi yaşına geldiğinde, Silent Hill’le buluşma zamanı gelmişti. Baba ve kız bir tatil için Silent Hill’e giderken, Alessa’nın diğer parçası birden karşılarına çıktı, malum kaza meydana geldi ve Cheryl, Silent Hill sokaklarında kayboldu. Büyük olasılıkla onu çağıran diğer yarısını bulmak üzere arabadan çıkmıştı. Harry Mason uyandığında Silent Hill’in sisli yüzü ile karşı karşıyaydı ve bilmediği dev bir geçmişin ortasında kızını aramaya koyuldu.
Aradan geçen bu yedi yıl boyunca, komadaki Alessa, Alcemhilla Hastanesinin altındaki gizli bir odada bakılmıştı. Bu süre boyunca onunla ilgilenen ve bir yandan da Dr. Kaufmann’ın deneylerine maruz kalan Hemşire Lisa Garland, bu kızın karanlık bilinçaltının esiri olmaya başlamıştı. Günlüğünde de belirttiği üzere, Alessa’nın bu halde hala yaşamaya devam edebilmesine anlam veremiyordu. Bu nedenle -belki de uyuşturucu yüzünden- öldüğünde, Alessa’nın karanlık dünyasında, öldüğünden bile habersiz yaşamaya devam etti. Hiçbir zaman diğer doktorlar veya hemşireler gibi dönüşüm geçirmedi, sadece korkmuştu ve ruhu Alessa’nın dünyasının bir parçası olmuştu. Bu nedenle Harry Mason, Lisa Garland’ı karanlık hastane dünyasının dışında hiç göremedi. Yine bu yüzden Lisa Garland, Harry Mason’a bilmediği bir sebepten dolayı hastaneyi asla terk edemeyeceğini söylemişti.
Leonard Wolf, bu olaylar gerçekleşirken hala hayattaydı. O da tıpkı Dahlia gibi kendi kızını nefret ve işkenceyle büyütmüştü. Claudia adını verdiği bu kız, onun için tarikatın mirasçısı olacaktı. Onu katı öğretilerle yetiştirdi. Yine de Claudia, Alessa’yla tanışma fırsatı bulmuştu. İkisi, yangından önce çok iyi arkadaş olmuşlardı. İkisinin de çok fazla ortak yönü vardı. Diğer insanları içine almadıkları bir dünya kurup, orada oyunlar oynamaya başlamışlardı. Alessa’nın evde yanmasının üzerine travma geçiren Claudia, onun içinden yeni bir tanrı doğduğu fikrine inanmaktan başka çıkış yolu bulamadı. Bu nedenle de onun tam olarak öldüğüne asla inanmadı.
Dahlia Gillespie, Harry Mason’ı Alessa’nın diğer yarısını bulmak için kullandıktan sonra, tanrıyı yeniden doğurmak için son bir kez daha çaba gösterdi. Ama yine işler beklediği gibi gitmedi ve bu yeni tanrı, onun ölümüne yol açtı. Yine de bir tanrı doğmuştu ama bu tanrı daha gelişimini tamamlayamadan Harry Mason tarafından yok edilince, tarikat büyük bir darbe aldı. Cheryl ve Alessa ölmüştü, ama tanrılar Harry’ye yeni bir bebek armağan etti. Bu bebek Alessa’dan geriye kalan son parçaydı. Alessa, bu kasabadan ve kötülüklerden uzakta yaşamak için bir kez daha şansını deniyordu.
Harry, bebeğin adını Heather koydu ve izini kaybettirmek için kendi adını değiştirdi. Yıllar boyunca saklanmak ve sürekli yer değiştirmek zorunda kaldılar. Sonunda Harry, Heather’ı habersiz olduğu geçmişinden uzakta bir yere götürmeyi, ona güzel bir hayat kurmayı başarmıştı. Heather ise belleğinde gizli olan geçmişini bastırmış, sıradan bir kız olarak büyümüştü.
Yeni Jenerasyon Tarikat
Leonard Wolf, ilk oyundaki olayların ardından tarikatın öğretilerine fazlaca kapılmaya başladı. Tanrının sesini duyduğunu, tanrı tarafından görevlendirildiğini iddia etmeye başlayınca şizofreni teşhisi ile Brookhaven Hastanesinde gözetim altına alındı. Bu süre zarfında doktorlara ve hastalara öğretilerini anlatmaya devam ediyordu. Claudia ise babasından ayrı kaldığı yıllarda tarikatın başına geçmiş ve büyük bir reform gerçekleştirmişti. Artık amacı Alessa’yı bulmak ve yeniden hayata getirmekti.
İlk oyundaki olaylardan 17 yıl sonra (SH3) Heather’ın Silent Hill’deki geçmişiyle yüzleşmesinin zamanı gelmişti. Heather, tıpkı babasının amaçladığı gibi sıradan bir genç kız olmuştu. Oyundan da anladığımız üzere yaşıtlarının genel ruh halinden ve karakterinden farklı bir özelliği yoktu. Claudia tarafından kiralanmış Dedektif Douglas, bir gün alışveriş sırasında onu bulunca, kâbus yeniden başladı. Kısa süre sonra da Claudia ile karşılaşmış ama karnındaki garip bir ağrı sohbeti yarıda bölmüştü. Karanlık dünyanın gelmesiyse uzun sürmedi. Claudia, Alessa’nın içindeki tanrının hala ölmediğine, cenneti var etmek üzere geri geleceğine inanıyordu. Ona göre Alessa, Heather’ın içinde doğmaya başlamıştı, ama Heather bundan habersizdi. Tarikatın sistemiyse hala değişmemişti. Claudia, Heather’ın içini nefretle doldurmak için babası Harry’yi öldürdü. Planı istediği gibi işlemeye başlamıştı; Heather intikam arzusuyla yanıp tutuşuyordu ve hesaplaşma için Silent Hill’e geldi.
Üçüncü oyunun karakterleri arasında en ilgi çekici olan Vincent’tır. Tam olarak kim olduğu veya kaç yaşında olduğu belli değildir. Bir yandan Heather’la oyun oynarken, diğer yandan Claudia’yı ortadan kaldırmak istemiştir. Silent Hill’e ilk oyundaki olaylardan kısa bir süre sonra gelmiştir. Claudia ile yakınlaşmış, kısa sürede tarikatın önemli üyelerinden biri haline gelmiştir. Gerçek mesleği bilinmese de Silent Hill’de rahip kimliğiyle yaşamıştır. Tarikatın ideallerine asla inanmamıştır, zeki bir insan olduğundan tarikatın Silent Hill’deki önemini para kazanmak için kullanmıştır. Heather ile ilk karşılaşmalarında onun tarafında olduğunu dile getirdiyse de fazlasıyla şüpheli davranışları yüzünden onu korkutmuştur. Ama hikâyenin devamında Heather’ı, Leonard ve Claudia’ya götüren yolları da o belirlemiştir. Alternatif Silent Hill’i eğlenceli bulan tek kişidir ve her şeye son vermek yerine olabildiğince bu dünyanın deneyimlerinden faydalanmak istemektedir. “Bu dünyanın zevklerini biliyorum ve bu dünyada bulunduğum sürece kendi mutluluğumu bulmak istiyorum.” demiştir. Kasabadaki olaylar sırasında aristokrasinin gücünü kullanan tek kişidir. O, Heather kadar karanlığın içinde değildir, diğer yandan tam olarak normal Silent Hill’e de dönemiyordur.
Yıllarını hastanede geçiren Leonard’ın günleriyse iyi geçmemişti. Heather, bütün kâbusu sona erdireceği ümidiyle Metatronun Mühürü’nü ondan almaya gittiğinde, onun çoktan öldüğünü fark etti. Hastaneden, büyük olasılıkla su kanalları aracılığıyla kaçmaya çalışırken ölmüştü. Karanlık hastane dünyasının bir parçası olarak, çoktan dönüşüm geçirmişti. Kendisini tanrının koruyucusu ilan etmiş, mührü koruması altına almıştı. Yine de Heather, Leonard’ı öldürüp mührü aldığında, bir kez daha işler yolunda gitmedi. Mühür işe yaramamaktaydı, hatta Claudia’nın söylediğine göre bir çöpten başka bir şey değildi. Aslında işe yaramamasının sebebi Heather’ın tarikatın öğretilerine ve anlatılan hikâyelere inanmamasıydı. Benzer şekilde Claudia, babasının anlattıklarına inanmadığı için mührü de işe yaramaz olarak görüyordu. İkisinin bu “inançsızlığı” mührü sıradan bir parça taş haline getirdi. Vincent’ın ölümü de beklendiği üzere Claudia’nın elinden oldu. Claudia, cennetin kanla yaratılacağına, Alessa ile hayallerinin gerçek olacağına inanmıştı. Bu nedenle bu cinayeti işlemekten çekinmedi. “Neşeli insanlar kaba olur.” demişti. Onun için acı, gerçek kurtuluşun tek yoluydu. Heather’ın içinde bulunan ceninden haberdar olan tek kişi de O’ydu. Heather’ın nefreti tüm bedenini ele geçirdiğinde, bu tanrı cenini, vücudunun ağrılar ile dolmasına neden oluyordu. Nefretini bastıramadığı gün, tanrı doğacaktı. Heather ise beklenmedik bir şey yaptı: tarikatın öğretilerine inanmasa da, babasına güvendiği için, ondan kalan kolyenin içindeki maddeyi içti. Aglaophtis adı verilen bu madde, babasının 17 yıl önce Silent Hill’de bulduğu bir sıvının ta kendisiydi. Silent Hill’in gücünü insanın aklından ve inancından aldığının en büyük kanıtı bu sahnedir. Çünkü Aglaophtis işe yaradı ve Heather, içindeki cenini dışarı kustu. Claudia büyük bir korku ile tanrıyı kendi vücuduna aldı. Ama son yine beklediği gibi olmayacaktı. Claudia’nın anlayamadığı, Alessa’nın herkes gibi sıradan, mutlu bir hayat yaşamak istemesiydi. Bu neden Heather’ı yaratmış ve onu güvendiği Harry’ye emanet etmişti. Kendisinin gördüğü dünya acı, pislik ve işkence ile doluydu. Onun için tek kurtuluş Silent Hill’den uzakta, dış dünyada mümkün olabilirdi. Claudia ise onu anlayan tek arkadaşı Alessa’nın ölümünden sonra tamamen yalnız ve kimse tarafından anlaşılamayan biri olarak yaşamıştı. Bu nedenle Vincent’la bir tartışmasında “Siz anlayamıyorsunuz, hiçbiriniz…” demişti. Onu anlayan tek kişi Alessa’ydı ve o da Heather’ın kabuğu altında dünyaya gelmekteydi.
Claudia tanrıyı içine aldığında, Alessa’nın parapsikolojik güçleri, iki insanın nefreti ile birleşmişti. Ortaya çıkan tanrı, dünyaya bir cennet getirebilecek türden değildi. Daha çok hayatları boyunca acı çekmiş iki zavallı kızın tüm dünyadan almak istediği intikamın bir yansımasıydı. İki kardeş tek bir bedende birleşmişti. (Alessa ile Claudia hep birbirlerinin kardeşi olmayı hayal etmiştir.) Artık Heather için bütün bunlara bir son vermenin zamanı gelmişti. “Bu babam için… ve benim için… ve Claudia için de.” demiştir. Bu Heather’ın öfkesinden ve nefretinden arındığının bir göstergesidir. Claudia’ya acımaktadır, hayatı boyunca yaşadığı kötü kâbus sonunda onu bir yaratığa çevirmiş, öfkesi onu kör etmiştir. (Claudia büyük olasılıkla Alternatif Silent Hill’i, Heather’ın gördüğü gibi görmüyordu. Eğer görebilseydi yaratmak istediği cennetin ne kadar iğrenç ve çürümüş olduğunu da fark edebilirdi.) Kısa bir çarpışma sonunda, Heather tanrıyı yok ettiğinde, ölmüş olduğunu bilmesine rağmen onu tekmelemeye devam ettiğini fark etti. Her şeyin sonunda bitmiş olması ona garip geliyordu. İntikamın babasını ona geri getirmeyeceğini anladığındaysa onu düşünüp ağlamaktan başka bir şey yapamadı.
Solaris Vs. Silent Hill
Silent Hill’deki olaylar her ne kadar Beyaz Claudia ile (isim oyununa dikkat) alakalı olsa da, para psikolojik olarak gücünü insan beyninin gücünden ve inancından alıyor. Claudia veya Dahlia gibi inancı son derece kuvvetli olan insanlar, yeri geldiğinde tamamen olağanüstü şeyleri gerçekleştirebilmektedir. Örneğin Douglas, Claudia’yı vurmak için silahını kaldırdığında ne olduğu hala esrarını korusa da, Claudia’nın psişik güçleriyle onu yaraladığını söyleyebiliriz. Aynı şekilde oyundaki yaratıkların da tam olarak ne olduğunu anlamak mümkün değil. Karanlık dünyanın Alessa’nın beynindeki acımasız bir dünya olduğu düşünülürse, yaratıkların da aslında onu etkileyen binlerce parçanın bir yansıması olduğu söylenebilir. Bu konudaki en büyük ipucuysa serinin ikinci oyunundan geliyor. Bu sefer de başkarakter James, kendi yarattığı yaratıklarla savaşır, çünkü pek çoğu şekilsiz canlılardır. Derileri garip bir nedenle çürümeye başlayan karısının parçaları gibidir. Aynı şekilde ürkütücü hemşireler onun hastaneye gidip geldiği yıllarda karşılaştığı ve bilinçaltına kazıdığı ayrıntıların ortaya çıkmasıdır. Diğer bir yandan en büyük teoriyse Sisli Silent Hill’deki yaratıkların, aslında sıradan birer Silent Hill sakini olduğu ki, bu konuda da elimizde epey kanıt var. İkinci oyunda, Silent Hill tarafından çağırılan 3 karakteri incelediğimizde (James, Eddia ve Angela) her birinin kendi cehennemini yaşadığını görürüz. Eddie, Piramit Kafa’yı göremediğini söyler. Onun için yaratıklar sürekli onunla alay eden insanlardır. Angela ise yaratıkları kendisine tecavüz eden babası olarak görür. (Labirent bölümünde ona rastladığımızda, kapı şeklindeki bir yaratığa baba diye seslenmektedir.) James ise normal insanları çürümüş insanlar olarak görüyor olabilir. En büyük ipucu oyundaki ilk yaratığı gördüğümüz yerde saklı. Oyunun ilerleyen bölümlerinde o kısma geri dönersek tıpkı bir cinayet mahallini andıran şekilde, polis kordonu ile sarıldığını görürüz. Öldürülen sadece basit bir yaratık olsa, polis bu kadar ciddi bir şekilde olaya karışmazdı. Başka bir sahnede de sokakta elbise giymiş ölü bir şekilsiz yaratık görüyoruz. Yine SH2’de bulduğumuz bir defterde şu sözler yer almakta: “Şeytanları gördüm. Buradaydılar, eminim. Ama arkadaşım hiçbir şey görmediğini söyledi. Eğer bu doğruysa, ben sadece bir illüzyon mu gördüm?” Üstelik oyunda gördüğümüz o yaratıkların verdiği fiziksel zarara, darbelere, Piramit Kafa’nın büyük bıçağına rağmen James’in sadece birkaç şişe enerji içeceği içerek hayatta kalabilmesi ne kadar olası, değil mi?
SH3’te Vincent ile Heather arasında geçen efsanevi bir konuşmada, Vincent, Heather’ın Silent Hill’deki en kötü insan olduğunu, “Onları” öldürmekten ne kadar büyük bir zevk aldığını yüzüne vurduğunda, Heather şaşkınlık içinde “Yaratıkları mı kastediyorsun?” diye sorar. “Yaratıklar?.. Sana öyle mi görünüyorlar?” dediğinde ise zaten aklından şüpheye düşmüş olan Heather korkuyla gözlerini açar. Vincent’ın sonradan şaka yaptığını söylemesiyse onun oyunlarından başka bir şey değildir. Silent Hill, sadece Alessa’nın değil, yolu oraya düşmüş herkesin kâbuslarını görünebilir hale getiriyordur. Tıpkı Stanislaw Lem’in büyük bilimkurgu romanı “Solaris”te olduğu gibi, Silent Hill de bilinçaltının karanlık dehlizlerine girmeyi biliyor. Bu yüzden SH2’nin Laura’sı gibi iyi niyetli ve masum kişiler asla o karanlık dünyanın bir parçası olmuyor.
Silent Hill’in meşhur sisine gelince, sisin özellikle Toluca Gölü’nün çevresinde yoğunlaşıyor olması, bunu da Beyaz Claudia’ya bağlamamıza neden oluyor. Belki tohumların saçtığı polenler aslında sisli olmayan kasabanın sisli görünmesine neden oluyordur. Diğer yandan kasabanın sisli halini görebilenler de, Alessa’nın dünyasına girecek olanlar oluyor. Belki de Beyaz Claudia, halüsinasyon gördürdüğü kişilerin bilinçaltındaki bulanıklığı ve karmaşayı görünür hale getiriyordur. Silent Hill hakkındaki pek çok konuda olduğu gibi bunda da kesin bir sonuca varamıyoruz.
Silent serisinde, Silent Hill ile en az alakası olan son bölüm “The Room” ise kökenini yine Dahlia’dan alıyor. Walter Sullivan isimli bir seri katilin bilinçaltına odaklandığımız bu bölümde, başkarakter belki de tüm serinin en sıradan insanı: Henry Townsend. South Ashfield Apartmanının 302 numarasına taşınmak dışında hiçbir suçu yok Henry’nin.
302 Nolu Odanın Hikayesi
Walter, bundan uzun yıllar önce annesi ve babası tarafından aynı odada terkedilmişti. Terk edilen bebekler genellikle ölür, ama Walter şanslıydı. Apartman yöneticisi, aynı zamanda 2. oyundaki James’in babası, Frank Sunderland onu buldu. Ambulansla St. Jerome Hastanesine kaldırıldı. Üstelik aynı hastanede, apartmanda oturan hemşire kadın Rachel çalışıyordu (Aynı zamanda Rachel’ın SH2’deki Mary’nin ve Laura’nın hemşiresi olduğunu biliyoruz. Bu durumda Mary ve Laura da aynı hastanede tedavi görmüş olabilir). Bebek kurtarıldıktan sonra Silent Hill’e, yetimler yurduna gönderildi. Walter’ın hayatının bu dönemi pek güzel geçmedi. SH serisinin tüm antagonist karakterleri gibi o da yalnız ve işkence dolu bir çocukluk geçirdi. Çocukların cezalandırıldığında gönderildiği Water Hapishanesinin görevlisi Andrew DeSalvo çocuklara sadistçe davranmaktan zevk alıyordu. Aynı zamanda çocukların içini kin ve öfke ile doldurmanın bir yoluydu bu. Sonunda herhangi bir neden olmadan Walter’ı dövmeye başladığında, Walter ilk defa birinin ölümünü gerçekten istedi. Bu sırada onun tarafından daha az hırpalanabilmek için okuma derslerine daha fazla çalışmaya başladı. Tarikatın kutsal kitapları ve öğretileri bir yandan çocuklara öğretiliyordu. Walter’ın okuma derslerindeki başarısı da bu nedenle Dahlia’nın ilgisini çekti.
Bu süre boyunca annesinin olmamasının eksikliğini kafasındaki bir fikir ile doldurdu, annesi hala kendisinin bulunduğu 302 nolu evde yaşıyordu. Yıllar boyu yurttan kaçamasa da, Dahlia ile tanıştıktan sonra hayatı değişti. Dahlia onu özellikle seçmişti; tarikatın gelecekteki planları için kullanmaya müsait görünüyordu. Belli aralıklarla ona masallar anlatıyor, annesinin gerçekten o odada yaşadığına dair fikirleri doğruluyordu. Sonunda Dahlia, eğer “21 Sacraments”ı düzgün okuyabilirse, ona annesini görmeye gidebileceğini söyledi. Bu vesile ile onun öğretileri iyice öğrenmesini amaçlıyordu. Walter çok iyi bir şekilde okudu ve bir Pazar günü ilk defa dış dünyaya çıktı. Dahlia’nın beklediği gibi şehir hayatı onu çok korkutmuştu. Hemen evi bulup, 302 nolu odadaki annesine seslenmeye başladı. Ama kapıyı açan olmayacaktı. Walter yine de ümidini kaybetmedi. Belli aralıklarla annesini ziyaret etmeye devam etti. Ona göre annesi uyuduğu için kapıyı açamıyordu, yoksa o da oğlunu görmek istiyordu. Walter için korkunç dünyada tutunabilecek tek dal buydu. Bir gün eve yeni birileri taşındığı için kapı açıldı. Walter, hayalkırıklığına uğradı. Dahlia’nın anlattıkları onun için yalan olamazdı, tarikatın öğretilerinden dışarıya çıkabilmeyi düşünemiyordu. Bu nedenle zamanla annesinin 302 nolu odada yaşadığını değil, 302 nolu odanın onun annesi olduğunu düşünmeye başladı. Hemen hemen her canlı, doğumundan sonra görebildiği ilk şeyin annesi olduğunu düşünür. Walter’ın ise bebekliği ile ilgili hatırladığı ve bildiği tek şey bu “odaydı”.
Walter, büyüdükçe daha da sorunlu ve yalnız biri olmaya devam etti. Sıklıkla 302 nolu odayı ziyarete gidiyordu. İnsanlarla az iletişim kuruyor ama kurduğunda da kötü tecrübeler ediniyordu. Apartman sakinlerinden silah manyağı Richard Braintree, küçükken sürekli apartmana geldiği için, onu vurmakla tehdit etmişti. DeSalvo’nun davranışlarından farkı olmayan bu davranış Walter’ın nefretini arttırdı. İnsanlardan nefret ediyordu. Ama ileride tanıdığı bu az sayıdaki insanın hepsini kullanması gerekecekti. Çünkü Walter, annesini tekrar diriltmek için kendi yolunu bulmuştu: 21 Sacraments! Tarot kartlarına göndermelerle dolu 21 cinayeti işlemesi ve bazılarının kalbini çıkarması gerekiyordu. Bu sayede annesine tekrar kavuşabilecekti.
Walter, 24 yaşında cinayetlerine başladı. İlk kurbanı, tarikatın önemli bir üyesi olan Jimmy Stone oldu. 21 Sacraments’a göre ilk 10 kurbanın kalbinin çıkarılması gerekiyordu. Her birini tarot kartlarındaki bir karakterle özdeşleştirdikten sonra sırayla öldürmeye başladı. Bunların arasında Lisa Garland’ın akrabası olduğu düşünülen Steve Garland da bulunuyordu. İlk 10 cinayetin ardından yakalandığında, hapishanede kendini bir kaşıkla öldürdü. Gömüldükten sonra cinayetlerin devam ettiğini gören polis, mezarını açtığında bedeni bulamadı. Walter’ın kurbanlarının üzerine yazdığı rakamlardan biri olan “11121” yazısı bulundu sadece. Bu da 11. kurbanın kendisi olduğunu gösteriyordu. (11/21) Bunun ardından Walter’ın ölüm sonrası cinayetleri başladı. 15. kurban Joseph Scheiber da, 302 numarada yaşıyordu. Gizlice tarikatın eylemlerini takip etmeye çalışan bir araştırmacı gazeteciydi. Garip bir şekilde bir gün kendini evine kilitledi ve günlerce çıkmadı. Sonunda polis eve girdiğinde bedeni bulamadı. Andrew DeSalvo ve Richard Braintree gibi nefret ettiği insanlarıysa sona saklamıştı. Biri 18. diğeri 19. kurban oldu. Richard ile Henry’nin bu nedenle yolları kesişti. Çünkü Henry 21. kurban olacaktı. 20. kurban ise Henry’nin gizlice gözetlediği komşu Elieen’di. Henry bir gün kendini evine kilitli bulunca hikâyenin onunla ilgili kısmı başladı. Uzun bir süre telefonla bile sesini dışarıya duyuramadı. Duvarlarda bulduğu delikler dışında evinden dışarı çıkacak bir yolu kalmamıştı. Bu delikler onu Walter’ın karanlık dünyasına, yok edilemeyen kurbanların ruhlarına ve değişik yaratıklara götürüyordu. Oyunda Silent Hill’in çok fazla yeri olmasa da olayların çıkış noktası için gerekliydi.
Kasvetli Rüyalar
Peki, nedir bu 21 Sacraments? Temel olarak tarikatın Aztek mitolojisinden aldığı temel birkaç törenden biri olduğunu söyleyebiliriz. Genelde tanrıların veya ölmüş insanların tekrar hayata döndürülmesi için kullanılıyor. İlk olarak adını SH2’de bulduğumuz bazı kaynaklarda görüyoruz. “Born From A Wish” senaryosunda karşımıza çıkan Ernest, kasabanın zengin ve üst düzey sakinlerinden biriydi. Yedi yaşındaki kızı Amy kaza eseri öldüğünde hayatı birden anlamını yitirdi. Tek kızı, onun için yaşamanın tek anlamıydı ve ilk başta büyük bir depresyona girdi. Ardından tarikatın öğretileri içinde adı geçen “21 Sacraments”i duyduğunda büyük bir heyecan duydu. Bu kutsal törenin özel bir parçası olan “Holy Assumption” ölü bir insanın tekrar dünyaya gelebileceğinden bahsediyordu. İşe yarayıp yaramayacağını bilmiyordu ama denemekten çekinmedi. Bu tören için 3 ana parça gerekiyordu: siyah obsidiyan kadehi, “beyaz kutsal su” ve kırmızı kan. Ernest, kızını hayata döndürmek için kendini kurban etmekten çekinmedi ve kasabanın sisli boyutuna geçti. James ile aralarındaki benzerlik şaşırtıcı idi. Her biri sevdikleri birinin ölümünden sonra hayatına normal bir şekilde devam etmekten vazgeçmişti. James, Mary’yi öldürdüğünü hatırlamadığı gibi, Ernest da kendini öldürdüğünü bir süre fark edemedi. Maria, kasabanın James için yarattığı bir karakterdi, ama Ernest da onu görebiliyordu. Bilmediği bir nedenden dolayı odasından çıkamıyordu, bu nedenle kızını tekrar dünyaya getirebilmek için Maria’dan yardım istedi, “beyaz kutsal su”yu ona getirebilecek tek kişi O’ydu. (Beyaz kutsal su tahmin ettiğiniz gibi törende kullanılan, Beyaz Claudia tohumundan elde edilmiş sıvının bir başka adı.) Maria, Ernest’a bunun işe yarayıp yaramayacağını sorduğundaysa aldığı cevap bunaltı içindeki bir “Bilmiyorum.” olmuştu. Ernest hala vazgeçmemişti. Tıpkı James gibi. Çünkü James, “Rebirth” sonuna varabilmek için 4 eşyayı topluyordu: beyaz kutsal su, obsidiyan kadeh, “book of lost memories” ve “book of crimson ceremony”. Ve bilinmeyen bir adaya doğru kayığını çekerken şu cümleleri kuruyordu: “Mary… Çok huzurlu görünüyorsun; seni uyandıracağım için beni affet, ama sensiz devam edemem. Sensiz yaşayamam, Mary. Bu kasaba, Silent Hill… Eski tanrılar hala burayı terk etmedi. Ve onlar hala, kendilerine saygı gösterenlere güçlerini bahşediyorlar. Ölüme bile karşı gelme gücü… Ah… Mary.”
Görüldüğü gibi Silent Hill yüzlerce ince detayla süslenmiş, mitolojik ve dinsel bilgilerle desteklenmiş, psikolojik bir gerilim. Yapımcı ekibin ser verip sır vermemesi de Silent Hill’in gizemini uzun bir süre daha koruyacağa benziyor. Hollywood’un da SH’i markalaştırmasıyla gelecek oyunların daha da kasvetli ve derin olacağını düşünüyoruz. Yeri gelecek korkudan bir tuvalet molası verecek, yeri gelince de yanımıza bir arkadaş ve 100 Watt’lık ampul alıp öyle kâbusumuzu tamamlamaya çalışacağız. Ve bunları yaparken de aklımızda hep aynı sorunun cevabını arayacağız: “Peki, bir gün Silent Hill bizi çağırırsa, ne yapacağız?”