PaC
Puan Toplamı: 63
Durum: çevrimdışı
|
Evet arşiv koyulduğuna göre bende eskiden yazdığım yazıları ve koyduğum resimleri sadece bu mesaja sığdırmaya çalışacağım, o nasıl olacaksa artık. Sonum hayır olsun. :) Valinor'un Kararışına Dair - "Valinor'un düzlükleri üzerinden hızla geçmişler; ve yeşil Ezellohar tepeceğinin önüne gelmişler. Ungoliant'ın Işıksızlık'ı Ağaçlar'ın diplerine kadar yükselmiş; ve Melkor tepeciğin üzerine sıçrayıp kara mızrağıyla her bir Ağaç'a yüreğinden saldırıp onları derinden yaralamış, özsuları sanki kanlarıymış gibi akarak toprağın üzerine dökülmüş. Ungoliant, bunları emmiş, Ağaç'tan Ağaç'a giderek kara gagasını kurutana dek onların yaralarına sokmuş içindeki Ölüm zehiri onların dokularına işlemiş, köklerini, dallarını ve yapraklarını soldurmuş; ve ölmüşler. Susuzluğu hala geçmemiş, Varda'nın Pınarları'na gidip onları kurutana dek içmiş; Ungoliant içerken kara dumanlar çıkarıyormuş, öylesine devasa ve korkunç bir surete bürünmüş ki Melkor bile korkmuş. İşte böyle çökmüş büyük karanlık Valinor'un üzerine. O gün yapılanlara dair çok şey, Elemmire adlı bir Vanya'nın (Valinor'a ilk gelen Elf topluluğu; güzel olanlar) yazıp Eldar'a sunduğu Aldudenie'de anlatılır. Ama o anda oluşan keder ve dehşetin tümünü anlatabilecek şarkı ya da öykü yoktur. Işık yenilmişti; ama onu izleyen Karanlık, ışığın kaybından çok daha önemliydi. O saatte öyle bir karanlık oluştu ki hiçbir şeyi eksik değildi, özündeki bir şey dışında: çünkü gerçekte Işık'tan çıkan kötülükle yaratılmıştı, gözleri delip yüreğe ve akla girecek, güçlü iradeleri bile boğazlayacak güçteydi. Varda, Taniquetil'den aşağıya bakıyor ve ani keder kuleleri içinde yükselen Gölge'yi izliyordu; Valmar karanlığın denizinin derinliklerinde batmıştı. Kutsal Dağ, boğulmuş bir dünyadaki son ada gibi tek başına dikiliyordu. Bütün şarkılar sustu. Valinor'da sessizlik hakimdi ve hiçbir ses duyulmadı, uzaktaki dağlardaki geçitlerin içinden rüzgarın taşıdığı martıların soğuk çığlığına benzeyen Teleri feryatları dışında. O sırada Doğu'dan soğuk bir rüzgar esiyordu ve denizin geniş gölgeleri kıyının duvarları üzerine yuvarlanıyordu. Ama Manwe (Valar lideri) yüce tahtından uzaklara baktı, gözleri tek başına geceyi delip geçti, karanlığın ötesinde içine girip etkileyemedikleri devasa ama uzakta, kuzeye doğru büyük bir hızla ilerleyen bir Karanlık görene dek; ve artık Melkor'un gelip gittiğini biliyordu." -------- Melkor'un esaretine Dair "Manwe, uzun süre düşünceler içinde Taniquetil'in üzerinde oturdu ve Illuvatar'dan (Arda'nın yaratıcısı: Dünya) öğüt diledi. Ardından Valmar'a inip Valar'ı hüküm çemberinde toplamaya çağırdı; Dış Deniz'den Ulmo (Denizlerin efendisi) bile geldi. Sonra Manwe, Valar'a dedi ki: "Bu yüreğimdeki Illuvatar'ın öğüdüdür: ne pahasına olursa olsun, Arda'nın hakimiyetini yeniden ele geçirip, Quendi'yi (elfler) Melkor'un gölgesinden kurtarmalıyız." Tulkas (valar arasında savaşçı olan) mutluydu; bu mücadelenin sonucunda dünyaya verilecek zararları öngören Aule (demirci, cücelerin yaratıcısı) ise kederli. Ama Valar hazırlanıp Melkor'un kalesine saldırıp olanları sona erdirmek kararıyla Aman'dan çıktı. Melkor, bu savaşın Elfler için yapıldığını, yıkılışının sebebinin onlar olduğunu asla unutmadı. Oysa onların bu işlerde hiçbir rolü yoktu ve kendi günlerinin başlangıcında Batı'nın güçlerinin Kuzey'e saldırışına dair bildikleri pek azdır. Melkor, Valar'ın hücümuyla Orta Dünya'nın kuzeybatısında karşılaştı ve o bölgenin tamamı korkunç derecede zarar gördü. Ama Batı'nın ordularının ilk zaferi çabuk gelmişti ve Melkor'un hizmetkarları, Utumno'ya kaçtılar. Sonra Valar, Quendi, Güçler Savaşı'nın bundan sonrası hakkında Dünya'nın altlarındaki sarsılıp homurdanması , suların hareketlenmesi ve kuzeyden güçlü ateşler gibi ışıkların fışkırması dışında hiçbir şey bilmedi. Utumno kuşatması uzun ve acı vericiydi; kapıların önünde, Elflerin söylentiler dışında hiçbir şey bilmediği birçok çarpışma yapıldı. O sürede Orta Dünya'nın biçimi değişti ve onu Aman'dan (Kutlu Diyar) ayıran Büyük deniz genişleyip derinleşti, kıyılarına çarpıp güneye doğru büyük bir körfez yarattı. Kuzeyde, uzaklarda Büyük körfez ve Helcaraxe arasında, Orta Dünya ve Aman'ın birbirine yaklaştığı yerde birçok küçük koy oluştu. Onların en önemlisi Balar Koyu'dur; ve kudretli Sirion Nehri kuzeydeki yeni yükseltilen dağlık bölgelerden, Dorthonion ve Hithlum civarındaki dağlardan onun içine doğru aktı. Kuzeyin uzaklarındaki topraklar o günlerde terk edilmişti; çünkü Utumno oradaydı ve son derece derinlere oyulmuştu; derin çukurları ateşlerle ve Melkor'un hizmetkarlarının büyük ordularıyla doluydu. Ama sonunda Utumno'nun kapıları kırıldı, salonları ortaya çıkarıldı ve Melkor en derindeki çukura sığındı. Tulkas Valar'ın şampiyonu olarak öne çıkıp onunla güreşip yüzüstü yere çaldı; ve Melkor, Aule'nin yaptığı Angainor adlı zincire bağlanarak esir edildi; ve dünya'ya uzun bir çağ boyunca huzur geldi. Yine de Valar, Angband ve Utumno kalelerinin altındaki hileyle derinlere saklanmış büyük yeraltı mahzenlerinin ve mağaraların tamamını keşfedemedi. Orada hala birçok kötü şey dolaşıyordu ve diğerleri de dağılıp karanlığın içinde kayboldular, dünyanın ıssız yerlerinde daha kötü bir zamanın gelmesini bekleyerek başıboş gezindiler, ama Sauron'u bulamadılar." -------- Elflerin gelişine Dair - "Elfler başlangıçta Valar'ın davetine kulak asmaya isteksizdi, çünkü Orome dışındaki Valar'ı sadece savaşa giderkenki öfkeleri içinde görmüş ve korkuyla dolmuşlardı. Bu yüzden Orome yeniden onların arasına yollandı ve aralarından Valinor'a gelip halkları adına konuşacak elçiler seçti; ve onlar sonrasında kral olacak olan Ingwe, Finwe, Elwe'ydi. Ve geldiklerinde Valar'ın azameti ve görkemi yüzünden huşuyla doldular, Ağaçlar'ın ışığına ve ihtişamına kapıldılar. Sonra Orome onları Cuivienen'e geri götürdü ve halklarının önünde konuştular, onlara Valar'ın çağrısına kulak verip Batı'ya gitmeleri için öğütler verdiler. Derken Elflerin ilk ayrılışı gelip çattı. Çünkü Ingwe'nin akrabaları ve Finwe ile Elwe'nin akrabalarının çoğu efendilerinin sözüyle fikirlerini değiştirip yurtlarından ayrılarak Orome'yi izlemeye istekliydi; ve onlar zaman içinde, Orome'nin başlangıçta tüm Elflere verdiği isim olan Eldar olarak bilindiler. ama Elflerin çoğu, Orta Dünya'nın yıldız ışığını ve büyük düzlüklerini Ağaçlar'a dair söylenenlere tercih ederek çağrıları reddetti; onlar gönülsüzlerdi, Avari, o andan itibaren Eldar'dan ayrılıp birçok çağ geçene kadar bir daha karşılaşmadılar. Eldar, şimdi doğudaki ilk yurtlarından büyük bir yürüyüşe hazırlanıyorlardı ve üç topluluk halinde düzenlendiler. En küçük ve yola ilk çıkan topluluğu tüm Elf ırkının ulu efendisi Ingwe yönetiyordu. Valinor'a girip Güçler'in ayağının dibine oturdu, bütün Elfler onun adına saygı duyarlar, ama bir daha asla ne geri döndü ne de Orta Dünya'ya baktı. Halkına Vanyar dendi; onlar Güzel Elflerdi, Manwe ve Varda'nın en çok sevdiği elfler, İnsanlar arasında çok az kişi onlarla konuşmuştur. Sonra Noldor geldi, isimleri bilge anlamına gelen, Finwe'nin halkı. Onlar Derin Eflerdi. Aule'nin dostları; ve şarkılarda ünlendiler, çünkü eskilerin kuzeydeki topraklarında uzun süre ve keder içinde savaşıp emek vermişlerdir. En büyük grup en son geldi, onlar da Teleri diye isimlendirildi, çünkü yollarda çok oyalanmışlar ve alacakaranlıktan Valinor'un ışığına geçmeyi kafalarına tamamen koymamışlardı. Sudan büyük keyif alırlardı ve sonunda batı kıyılarına ulaştıklarında denizden büyülendiler. Bu yüzden Aman diyarında isimleri Deniz Elfleriydi, Falmari, çünkü kıyıya çarpan dalgaların yanında müzik yapıyorlardı. Sayıları çok fazla olduğu için iki efendileri vardı: Singollo (Gri pelerin anlamına gelir) Elwe ve kardeşi Olwe. Bunlar uzun bir yolculuk sonunda Ağaçlar'ın günşerinde Batı'ya geçen üç Eldalie soyudur; onlara Işığın Elfleri, Calaquendi denir. Ama aslında batı sınırlarına yola çıktığı halde uzun yolda kaybolan, başka yöne ayrılan ya da Orta Dünya'nın kıyılarında dolanan birçok Eldar da vardı; ve onlar daha sonra anlatılacağı gibi, çoğunlukla Teleri soyundandır. Deniz kıyılarına yerleşir, ormanlarda veya dağlarda genizirlerdi ama yürekleri Batı'ya dönüktü. Calaquendi, bu elflere Aman diyarına, Kutlu Diyar'a asla gelmedikleri için Umanyar dediler; ama Umanyar ve Avari halkları; bir ayrım yapılmaksızın Karanlığın Elfleri, Moriqunedi diye isimlendirilir; çünkü Güneş'ten ve Ay'dan önceki Işık'a görmemişlerdi. Denir ki Eldalie toplulukları Cuivienen'den ayrıldığında altın nalı ak atı Nahar'ın üzerindeki Orome onların başındaymış; ve Helcar Denizi civarında kuzeye geçerek batıya doğru dönmüşler. Kuzeyde, önlerinde savaşın kalıntılarının üzerinde hala kapkara koca bulutlar asılıymış ve oralarda yıldızlar görülemiyormuş. Elflerin pek çoğu korkup pişman olmuş ve geriye dönüp unutulmuşlar. Eldar'ın Batı'ya yolculuğu uzun ve yavaşmış, çünkü Orta Dünya'da uzanan mesafeler sayısız ve yorucuymuş, üstelik çok düzgün yollar yokmuş. Üstelik acele etmeyi de pek arzulamıyorlarmış, çünkü gördükleri her şey karşısında hayretle doluyorlarmış, birçok yerde ve nehir kıyısında kalmak istemişler; henüz hepsini dolaşmayı arzulasalar da çoğu yolculuklarının bitişini ummak yerine ondan korkuyormuş. Bu yüzden, zaman zaman ilgilenmesi gereken başka işleri olduğu için Orome yanlarından ayrıldığında, duraklayıp o dönüp rehberlik edene dek ilerlememişler. Ve öyle söylenir ki bu şekilde birçok yıl yol aldıktan sonra bir ormanın içinde ilerlemeye başlamışlar, şimdiye dek gördüklerinden daha geniş ve daha büyük bir nehre gelmişler; nehrin ötesinde sivri dorukları yıldızlar diyarını deler gibi yükselen dağlar varmış. Söylenenlere göre bu nehir, daha sonra adını Ulu Anduin denilen nehirmiş ve daima Orta Dünya'nın batı sınırını oluşturmuş. Dağlarsa Hithaeglir, Eriador sınırının üzerindeki Pus Kuleleri'ymiş; ne varki o günlerde daha yüksek ve daha korkunçmuş. Orome'nin ilerleyişini durdurmak için Melkor tarafından yükseltilmişler. Teleri halkı uzun süre o nehrin doğu tarafında yaşamış ve orada kalmayı dilemişler, ama Vanyar ve Noldor onun aşmış, Orome onları dağların geçitlerine doğru yönlendirmiş. Orome daha da ileriye uzaklaştığında Teleri halkı gölgeli yüksekliklere bakıp korku içinde kalmış. Sonra Olwe'nin grubundan birisi çıkmış ki yolda hep en geride kalıyormuş ve adı Lenwe'ymiş. Yanına kendi halkının çoğunu alarak Batı yürüyüşünü terk edip, ulu nehir boyunca güneye, aşağıya uzaklara gitmiş ve uzun çağlar boyunca akrabaları onlar hakkında hiçbir bilgi alamamış. Onlar Nandor'dur; suyu sevmeleri, genellikle şelalerin veya akarsuların yanında yaşamaları dışında akrabalarına benzemeyen ayrı bir halk oluşturdular. Ağaçlar ve bitkiler, kuşlar ve hayvanlar gibi canlı şeyler hakkında tüm Elflerden daha çok bilgi sahibidirler. Daha sonraki yıllarda Lenwe oğlu Denethor, yeniden batıya döndü ve Ay yükselmeden önce halkının bir kısmını dağların üzerinden Beleriand'a geçirdi. Sonunda Vanyar ve Noldor, Eriador'u geçip Mavi Dağlar'ı, Ered Luin, aşarak Elflerin sonradan Beleriand adını vereceği Orta Dünya'nın en batısındaki topraklarına girdiler; ve en önde gidenler Sirion Vadisi'ni geçip Büyük deniz'in Drengist ve Balar Koyu arasındaki kıyılarına indiler. Ama ona baktıklarında üzerlerine büyük bir korku çöktü, çoğu Beleriand'ın dağlık ve ormanlık bölgelerine çekildi. Orome, bunun üzerine yanlarından ayrılarak, Manwe'ye danışmak için Valinor'a gitti. Ve sonunda Teleri halkı, Valinor'a ve gördüğü Işık'a dönmeyi çok arzulayan Singollo Elwe tarafından itelenerek Puslu Dağlar'ı aşıp Eriador'ın geniş topraklarını geçti; Elwe Noldor halkından ayrı kalmayı istemiyordu, çünkü onların efendisi Finwe ile aralarında güçlü bir dostluk vardı. Böylece uzun yılların ardından Teleri de Ered Luin üzerinden Beleriand'ın doğu bölgelerine girdi. Burada durakladılar ve bir süre boyunca Gelion Nehri'nin ötesine yerleştiler." -------- Aule ve Cüceler'e dair "Denir ki, Aule, Çocuklar'ın gelmesini, bilgilerini ve becerisini öğretebileceği birilerine sahip olmayı öylesine şiddetli arzulamış ki Illuvatar'ın tasarılarının tamamlanmasını beklerken sabırsızlığa düşmüş, işte bu yüzden Cüceler, Orta Dünya'nın karanlığında Aule tarafından yaratılmış. Aule, Cüceleri hala oldukları biçimde yaratmış çünkü gelecek olan Çocuklar'ın biçimleri aklında belirgin değilmiş ve Melkor'un kudreti hala Dünya'nın üzerindeymiş; bunun için onların güçlü ve boyun eğmez olmalarını dilemiş. Ama yaptığı bu şey yüzünden Diğer Vala'lar tarafından tarafından suçlanmaktan korktuğu için gizlice uğraşmış: ve ilk olarak Orta Dünya'da dağların altında bir konakta Cücelerin Yedi Babalarını yaratmış. [image]http://img97.imageshack.us/my.php?image=goblin20attack20dwarf20detail7.jpg[/image] Ne var ki daha işini tamamladığı anda Illuvatar'ın yapılanlardan haberi varmış ve Aule memnunmuş, onlar için tasarladığı dili kullanarak Cüceleri eğitmeye başlamış ve Illuvatar onunla konuşmuş; Aule onun sesini duymuş ve susmuş. Illuvatar'ın sesi ona demiş ki: "Neden yaptın bunu? Neden gücünün ve yetkinin ötesinde olduğunu bildiğin bir şeye kalkıştın? Sana bahşettiğim ihsan sadece kendi varlığın içindir, daha fazla değil; bu yüzden senin elinde ve aklından oluşan yaratıklar sadece o varlık sayesinde yaşayabilir, sadece sen onları hareket ettirmeyi düşündüğünde hareket edebilirler, düşüncelerin başka yerdeyse boş boş dururlar. Arzun bu mudur?" Sonra Aule yanıt vermiş: "Ben böyle bir egemenlik arzulamadım. Benden başka şeyler olmasını arzuladım, onları sevmeyi ve eğitmeyi, ki var oluşuna sebep olduğun Ea'nın güzelliğini onlar da kavrasın. Çünkü bana göre, Arda'da onun içinde olduğuna sevinebilecek birçok şey için yer var, ama onun büyük bölümü hala boş ve sessiz. Sabırsızlığım beni yanlışa sürükledi. Ne var ki, bir şeyler yaratmak, senin tarafından yaratıldığımdan beri kalbimdedir; ve babasının yaptıklarından etkilenip kendine bunlardan bir oyun yaratan anlayışı kıt bir çocuk, bunu babasını taklit etmek için değil, sadece babasının oğlu olduğu için yapabilir. Ama şimdi sen bana sonsuza dek kızgın olmayasın diye ne yapmalıyım? Bir çocuk olarak babasına, sana, bu şeyleri sunuyorum, senin yarattığın ellerin eserini. Onlarla ne istersen onu yap. Ama benim haddimi bilmeyerek yarattıklarımı yok etmem gerekmez mi? Sonra Aule, Cücelere vurmak için eline koca bir çekiç aldı; ve ağladı. Illuvatar, alçakgönüllüğü yüzünden Aule'ye ve arzusuna merhamet duydu; ve Cüceler cekiçten geri çekildiler, korktular, başlarını öne eğip aman dilediler. Ve Illuvatar'ın sesi Aule'ye dedi ki: "Daha sen söylerken kabul ettim sunduklarını. Görmüyor musun, bu şeylerin artık kendilerine ait hayatları var ve kendi sesleriyle konuşuyorlar. Yoksa senin darbenden ya da iradenden gelecek herhangi bir emirden ürkmezlerdi." Sonra Aule çekicini aşağı indirdi, mutluydu; "Eru eserimi kutsasın ve düzeltsin!" diyerek Illuvatar'a teşekkürlerini sundu. [image]http://img92.imageshack.us/my.php?image=auletns5se.jpg[/image] Illuvatar yeniden konuştu ve dedi ki: "Nasıl Dünya'nın başlangıncında Ainur'un düşüncelerine varlık verdiysem, şimdi de senin arzunu öyle ele aldım ve ona orada bir yer verdim; ama başka hiçbir şekilde senin ellerinle yarattıklarını düzeltecek değilim, nasıl yarattıysan, öyle kalacaklar. Ama şuna izin verecek değilim; yani bunların benim tasarladığım İlkdoğanlar'dan önce gelmesine ya da sabırsızlığının ödüllendirilmesine. Şimdi taşların altında karanlıkta uyuyacak ve İlkdoğanlar Dünya'ya uyanmadan önce açığa çıkmayacaklar; o zaman dek, onlar ve sen bekleyeceksiniz, uzun görünse de. Ama vakit geldiğinde onları uyandıracağım ve onlar senin çocukların gibi olacak; seninkilerle benimkiler, kabul ettiklerim ve seçtiklerim arasında sık sık çekişmeler doğacak." Sonra Aule, Cücelerin Yedi Babaları'nın alıp uzun süre kalacakalrı, onlara ayrılmış yerlerde dinlenmeye yatırdı; Valinor'a dönüp uzayıp giden yıllar boyunca bekledi. Melkor'un gücünün hüm sürdüğü günlerde yaratıldıkları için Aule, Cüceleri dayanıklı olmalarını sağlayarak güçlü yaratmıştı. Bu yüzden taş kadar serttirler, inatçıdırlar, hemen arkadaş ve düşman olunurlar, zor işlere, açlığa ve beden acılarına konuşan diğer tüm halkalardan daha çok dayanırlar; uzun yaşarlar, insan ölçüsünün çok ötesinde, ama sonsuza dek değil. Çok uzun zamanlar önce, Orta Dünya'daki Elfler arasında, Cücelerin ölürken yaratıldıkları toprağa ve taşa dönüşeceklerine inanılırdı; ama Cücelerin inanışı bu değildir. Çünkü Mahal dedikleri yapıcı Aule'nin onlarla ilgilendiğini, Mandos'ta kendileri için ayrılmış salonlarda bir araya getirdiğini; ve onun eski Babalar'ına, Son geldiğinde Illuvatar'ın onları kutsayıp Çocuklar'ın arasında bir yer vereceğini açıklamış olduğunu söylerler. Zaman içinde Aule'ye hizmet etmek ve Son Savaş'ın ardından Arda'nın yeniden yaratılmasında ona yardım etmekte rol oynayacaklardır. Ve yine derler ki, Cücelerin Yedi Babaları kendi soydaşları arasında yaşamak, bir kez daha kadim isimlerine layık olmak için geri döneceklerdir; ki aradan geçen onca çağa rağmen, aralarında en çok tanınanı, Khazad-dum'daki konaklarında oturan Elflere en çok dostluk gösteren bu soyun babası Durin'dir." -------- İnsanlar'a Dair Valar, dağlarının ardından artık huzur içinde oturmuş; ve ışık verildiği için Orta Dünya'yı uzun süre korumasız bırakmış, Noldor'un gösterdiği cesaret dışında Morgoth'un egemenliğine karşı savaşılmamış. Suları aracılığıyla Dünya'daki haberleri toplayan Ulmo, en çok sürgünlere önem vermiş. Bu dönemden sonrası Güneş yılları olarak hesaplanmış. Onlar Ağaçların Yılları'ndan daha çabuk geçer ve daha kısadır. Bu dönemde Orta Dünya'nın havası büyümenin ve ölümlüğünün soluğuyla ağırlaşmış, her şeyin değişimi ve yaşlanışı fazlasıyla hızlanmış; Arda'nın İkinci Baharı'nda, hayat toprağın üzerinde ve suyun içinde doğurmaya başlamış, Eldar çoğalmış ve Beleriand, yeni Güneş'in altında yeşerip güzelleşmiş. Illuvatar'ın Genç çocukları, Güneş'in ilk yükselişiyle birlikte Orta Dünya'nın doğu bölgelerindeki Hildorien topraklarında uyanmışlar; ama Güneş ilk kez Batı'da yükseldiği için İnsanların açılan gözleri oraya dönmüş, Dünya üzerinde gezindekileri sürenin çoğunda o yöne sapmış. Eldar tarafından İkinci Halk, Atani diye isimlendirilmişler; ama Takipçiler, Hildor diye de çağrılmışlar ve birçok başka isimle de: Sonradoğanlar, Apanoar, Hastalıklar, Engwar ve Ölümlüler, Firimar; ve Gaspediciler, Yabancılar; Esrarlı, Kendinden lanetli, Beceriksiz, Gece Korkakları, Güneş'in Çocukları diye. Ölümlerin artması ve Elflerin zayıflamasından öönceki Eneski Günler hakkındaki hikayelerde İnsanlara dair az şey anlatılır; Güneş'in ve Ay'ın ilk yıllarında dünyanın Kuzey'ine doğru gezinen insanlar, İnsanların Babaları, Atanari, dışında. İnsanları yönlendirmek ya da Valinor'a yerleşmek üzere çağırmak için Hildorien'e hiçbir Vala gitmemiş; ve İnsanlar Valar'ı sevmektense onlardan korkmuş, anlaşmazlık ve dünyayla çekişme içinde oldukları için Güçler'in amaçlarını anlayamamışlar. Yine de Ulmo, Manwe'nin öğütlerinin ve iradesinin yardımıyla onları düşünmüş, mesajları onlara çoğu kez akan sularla gelmiş. Ama onların böyle konularda beceri yoktur ve Elflerle karışmadan önceki günlerde becerileri daha da azdı. Suları severlerdi, su yüreklerini canlandırırdı ama mesajları anlayamazlardı. Yine de birçok yerde uzun zaman önce Karanlık Elflerin onlarla tanışıp dostluk kurduğu söylenir; ve İnsanlar çocukluk devrelerinde bu kadim halkla, Elf ırkının, Valinor yollarına asla düşmemiş bu gezginlerin yoldaşları ve müridleri olmuş, Valar'ı sadece bir söylenti, uzak bir isim olarak bilmişler. -------- Herkes Bilbo'nun Gollum'dan yüzüğü nasıl aldığını merak eder. Bilbo yalanlar uydurmuştur ama gerçek aşağıda yazacaklarımdır. Ayrıca bu hikayenin başlangıcı Gandalf'a dayanır. Bilmece hikayesi 20 sayfadır ama ben size atlayıp aklınızda kurcalayacağınız bir biçimde anlatacağım. Daha ayrıntılı bilgi için "Hobbit" kitabını tavsiye ederim. Karanlıktaki Bilmeceler Bilbo gözlerini açtığında gerçekten açıp açmadığını merak etti; çünkü etraf gözleri kapalıykenki kadar karanlıktı. Yakında bir yerlerde kimse yoktu. Korkusunu bir düşünün! Hiçbir şey duyamıyor, hiçbir şey göremiyor, yerdeki taşlar dışında hiçbir şey hissedemiyordu. Ama nedense rahatladı. Hakkında bir sürü şarkı bestelenmiş goblin savaşları için Gondolin'de yapılan bir kılıcı taşıyor olmak fazlasıyla muhteşemdi. Üstelik aniden üstlerine gidildiğinde bu tür silahların goblinler üzerinde büyük bir etki yarattığını fark etmişti. "Geri mi gitmeli?" diye düşündü. "Hiç iyi bir fikir değil! Yanlara gitsen! Olanaksız! İleriye mi gitmeli? Yapılabilecek tek şey bu! Devam edelim!" Böylece ayağa kalkıp küçük kılıcını önünde tutarak, bir eliyle duvarı yoklar ve kalbi pıt pıt atarken hızla ilerledi. Her şeye rağmen Bay Baggins'in yerinde olmak istemezdim. Tünelin sonu yokmuş gibiydi. Tek bildiği doğruca aşağıya yöneldiği, bir iki dönüş ve kıvrılma dışında ayn yöne ilerlediğiydi. Arada bir yanlarına açılan geçitler olduğunu kılıcının ışıltısından fark edebiliyor ya da duvardaki elinden hissedebiliyordu. Goblinler ya da yarı hayali karanlık şeylerin fırlayabileceği korkusuyla oraları hızla geçme dışında bu geçitlere hiç aldırmadı. Gittikçe aşağılara, daha aşağılara gitti; yine de ilk başta kendisini şaşırtan, ama sonra canını sıkacak denli sıklaşan, arada sırada yarasaların kulağı dibinde vınlamaları dışında hiçbir ses duymadı. Böyle, devam etmekten nefret edip, durmaya da cesaret edemeyerek, yorgunluktan da yıkılacak hale gelene dek ne kadar ilerlediğini bilmiyorum. Sanki yarın ve hatta ötesi günlerde de devam edeceğe benziyordu. Bilbo yolunun ve sabrının sonuna gelip şaşkın bir halde kıyıya oturduğunda, Gollum kayığına atlayıp hızla adasından uzaklaştı. Birden ortaya çıkıp fısıldayarak tısladı. "Kutsa bissi assissim! Sanırım bu mükemmel bir ssiyafet; en assından bissi kendimisse getirecek lessetli bir parça gollum!" Ve gollum dediği anda gırtlağından korkunç bir yutkunma sesi çıkarttı. Kendisine daima "azizim" dediği halde çıkardığı bu ses yüzünden gollum diye anılırdı. Tıslama sesi hobbitin kulaklarına ulaştığında hobbit nerdeyse derisini bırakıp kaçacak gibi oldu ve aniden üzerine dikilen soluk gözleri fark etti. "Kimsin sen?" dedi hançerini ona doğru uzatarak. "Bu da ne, assissim?" diye fısıldadı Gollum(konuşacak kimse olmadığı için daima kendi kendine konuşurdu). Bu yaratığın ne olduğunu anlamaya gelmişti, doğrusu şu anda çok aç değildi, yalnızca merakı kabarmıştı; yoksa önce yakalar sonra tıslardı. "Ben Bay Bilbo Baggins'im. Cüceleri kaybettim, büyücüyü kaybettim, nerede olduğumu bilmiyorum ve eğer buradan çıkabileceksem bilmek de istemiyorum." "Elinissde ne var?" dedi Gollum çok hoşlanmadığı kılıca bakarak. "Bir kılıç, Gondolin'den gelen bir bıçak!" "Ssss," dedi Gollum oldukça nazikleşerek. "Belki siss burada otururlarsss ve bir küçükss ssohbet, ederlerss, assissim. Bilmece ssever, belki ssever mi?" Şu anda neolursa olsun, hobbit ve kılıç hakkında bir şeyler öğrenip, gerçekten yalnız olup olmadığını, yenip yenmeyeceğini öğrenmek, kendisinin gerçekten aç olup olmadığını karar verene dek dostça gözükmek niyetindeydi. Bilmeceler aklına gelen tek şeydi. Çok uzun yıllar önce, arkadaşlarının hepsini kaybetmeden, tek başına buraya sürülmeden, aşağılara, taa aşağılara, dağların altındaki bu karanlığa sığınmadan önce, bu bilmeceleri sormak ve bazen tahmin etmek, kovuklarında yaşayan diğer komik yaratıklarla oynadığı yegane oyundu. "Pekala" dedi yaratığı daha fazla tanıyıp, gerçekten yalnız, vahşi ve aç ya da goblinlerin dostu olup olmadığını anlayana dek teklifi kabul etmeke hevesli olan Bilbo. "Önce sen sor," dedi, çünkü bilmece düşünecek kadar zamanı olmamıştı. Böylece gollum tısladı: Nedir kökleri vardır görmess kimse, Uzundur boyu ağaçlardan bile Uzar gider yukarı doğu, Ama ne var ki hiç mi hiç büyümess? “Basit!” dedi Biblo. “Dağ bu sanırım.” “Kolay mı tahmin ediyoss? Aramıssda bir yarıss yapmalı, assissim. Eğer assiss sorarsa ve o yanıtlamasssa, biss onu yerler assissim. Eğer o bisse sorarsa ve biss yanıtlamasak o samsan bis, o ne isstersse yaparlars, hı? Biss çıkışs yolunu gösteririss, evet!” “Tamam!” dedi Biblo karşı çıkmaya cesaret edemeden ve kendisini yemekten kurtaracak zor bilmeceler düşünmek için kafa patlatmaya başladı. [image]http://img102.imageshack.us/my.php?image=gollum20maquette3fh.jpg[/image] Otuz beyaz at bir kızıl tepede Önce geviş getirirler, Sonra ayaklarını vururlar, Derken dururlar hiç kıpırdamadan Bu sormak için aklına gelen tek şeydi. Aklı daha çok yenme fikrinde takılıp kalmıştı. Bu da oldukça eski bir bilmeceydi ve Gollum da sizin gibi cevabı hemen bildi. “Bayat öyküss, bayat öyküss,” diye tısladı. “Dişler! Dişler! Assissim; ama bissim sadece altı tane varss!” Sonra ikinci bilmecesini sordu. Sessizdir bağırırss, Kanatsızdır çırpınırss, Dişsizdir, ısırırss, Dudaksızdır mırıldanırss. “Bir saniye!” diye bağırdı yenmek konusunda huzursuzca düşünen Biblo. Neyseki buna benzer bir şey daha önce duymuştu ve aklını toplayıp cevabı düşündü. “ Rüzgar, rüzgar tabii ki,” dedi ve hemencik yeni bir bilmece hatırladığı için sevindi.” “Bu, küçük iğrenç yeraltı yaratığını şaşırtacak,” diye düşündü: Bir göz mavi bir yüzde Gördü bir göz yeşil bir yüzde. “Benziyor bu göze o göz” Dedi birinci göz, “Ama alçak bir yerde” “Değil yükseklerde bir yerde” “Sss, sss, ss” dedi Gollum. Çok uzun zamandır yeraltındaydı ve bu tğr şeyleri unutuyordu. Biblo kötü yaratığın yanıt veremeyeceğini ummaya başlamıştı ki, Gollum yıllar, yüzyıllar, asırlar önce, büyük-annesiyle nehir kıyısında bir kovukta yaşadığı zamanları hatırladı., “ss, sss, assissim” dedi. “Anlamı papatyalarssdaki güneş demek.” Ancak bu sıradan günlük yerüstü bilmeceleri onun için yorucuydu. Üstelik ona daha az yalnız, sinsi ve iğrenç olduğu günleri hatırlatıyor ve bu onu çileden çıkartıyordu. Dahası onu acıktırıyordu: Bu yüzden bu sefer biraz daha zor ve daha sevimsiz bir bilmece denedi: O görülemess ve hissedilemess, Ve duyulamass ve koklanamass. Yatar yıldızların ötesinde tepelerin diplerinde, Doldururss boş kovukları ve de. İlk gelirss öncekini takip ederss Yaşamı bitirir, kahkayı öldürürss Gollum için büyük şanssızlıktı ama Biblo böyle bir şeyi daha önceden duymuştu ve yanıt neredeyse tümüylü çevresindeydi. “Karanlık” dedi başını bile kaşımadan ya da düşünüyormuş gibi yapmadan. Menteşesiz, anahtarsız, kapaksız bir kutudur, Yine de altın hazine içinde gizlidir. Diye gerçekten zor bir tane bulana dek zaman kazanmak için sordu. Bunun, her zamanki sözcükleri kullanarak sormadığı halde, müthiş kolay, bayat bir öykü olduğunu düşünüyordu. Ama Gollum için korkunç bir numara oldu bu. Kendi kendine tısladı ama yine de cevabı bulamadı; fısıldadı ve kendi kendine mırıldandı. Bir şans versin; bisse bir şans versin assissim-ss-ss.” “Pekala,” dedi Biblo uzun bir süre bekledikten sonra, “Sence nedir? Cevap?” Ama Gollum birden, uzun yıllar önce kuş yuvalarında yaptığı hırsızlıkları, nehir kıyısında oturup büyükannesinin emmeyi öğrettiği şeyleri hatırladı – “Yumurtalarss!” diye tısladı. “Cevapss yumurtalarss!” Sonra o sordu: Canlıdırss ama yokturss soluk Ölüm kadarss soğuk Hep içers, hiç sssussamass, Zırhı varss, hiç şıngırdamass. O da bunun müthiş kolay olduğunu düşündü, çünkü yanıt hep aklındaydı. Biblo oturdu ve bir iki kez boğazını temizledi, ama yanıt gelmedi. Bir süre sonra Gollum kendi kendine zevkle tıslamaya başladı. “Acaba nefis mi, assissim? Acaba sulu mu? Acaba enfesçe çıtırdarss mı?” Karanlıkta dikkatle Bilbo’yu süzmeye başladı. “Bir saniye,” dedi hobbit korkudan titreyerek. “Daha şimdi sana uzun güzel bir şans verdim.” “Uff!” dedi, “soğuk ve yapışkan” ve sonra aklına geldi. “Balık! Balık!” diye bağırdı. “Yanıt balık!” Gollum inanılmaz derecede hayal kırıklığına uğramıştı, ama Bilbo, onu elinden geldiğince çabuk kayığına geri yollayıp düşünmek zorunda bırakmak için sorabileceği en hızlı bilmeceyi sordu. [image]http://img99.imageshack.us/my.php?image=gollum1dr.gif[/image] Ayak tek-ayak üstünde yatar, çift-ayak üç-ayak yanında oturur, dört-ayak da bir şeyler kapmıştır. Bu bilmece için pek doğru zamanda doğru zaman değildi; ama Bilbo acele ediyordu. Başka bir zamanda sormuş olsaydı Gollum bunu tahmin etmekte zorlanabilirdi. Ama balıktan bahsettiği için “ayaksız” ı bulmak pek öyle zor değildi, zaten ondan gerisi de kolaydı. “Küçük bir masanın üzerinde balık, masanın yanında taburede oturan bir adam ve kendi kılçıkları var.” Tabii ki yanıt buydu ve Gollum da az sonra yanıtı söyledi. Sonra zor ve korkunç bir şey sormanın vakti geldiğini düşündü. Şunu söyledi: Bir şey yalayıp yutar her şeyi: Kuşları, hayvanları, ağaçları, çiçekleri; Çiğner demiri, ısırır çeliği; Öğütür sert taşları yemek gibi; Katleder kralı, harabeye çevirir kenti Ve devirir geçer yüce dağları “Bana biraz zaman ver! Bana zaman ver!” diye bağırmak istedi, ama ağzında şu çıktı birden: “Zaman! Zaman!” Bilbo tamamen şans eseri kurtulmuştu. Çünkü şüphesiz yanıt buydu. Gollum bir kez daha hayal kırıklığına uğradı. Artık kızmaya ve oyundan yorulmaya başlıyordu. Zaten Bilbo onu iyice acıktırmıştı. Bu kez kayığına geri gitmedi. Karanlıkta Bilbo’nun yanına oturdu. Bu hobbiti korkunç derecede huzursuz edip aklını başından aldı. “Bisse bir soru sormalı, assissim evet, evet, evet. Tahminss için bir soru daha evet, evet.” Dedi Gollum. Bilbo kendisini çimdikledi, tokatladı, küçük hançerini daha bir sıkı kavradı; diğer eliyle cebini arandı. Orada geçitte bulduğu ve unuttuğu yüzüğü buldu. “Cebimde ne var?” dedi yüksek sesle. Aslında kendi kendine konuşuyordu, ama gollum bunu bilmece sandı ve korkuyla alt üst oldu. “Adil değilss! Adil değilss!” diye tısladı. “Assissim bisse küçük iğrenç ceplerinde ne olduğunu sorması adil değilss, değilss mi?” Bilbo durumu kavradı ve soracak daha iyi bir şeyi olmadığı için bu soruya saplanıp kaldı. “Cebimdeki ne?” diye sordu daha da yüksek sesle. “S-ss-s-s,” diye tısladı Gollum. “Bisse üç tahmin vermeli assissim, üç tahmin.” [image]http://img19.imageshack.us/my.php?image=the20one20ring1lr.jpg[/image] “Pekala! Tahmin et bakalım!” Dedi Bilbo. “Ellerss!” Dedi Gollum. “Yanlış,” dedi şans eseri elini yeniden dışarı çıkartmış olan Bilbo. “Yeniden dene!” “S-ss-s-s-s,” dedi Gollum öncekinden daha allak bullaktı. Kendi ceplerinden sakladığı her şeyi düşündü; balık kılçıkları, goblin dişleri, ıslak kabuklar, bir parça yarasa kandı, uzun sivri dişlerini bilemek için keskin bir taş ve diğer iğrenç şeyler. Diğer insanların ceplerinde ne taşıdıklarını düşünmeye, bulmaya çalıştı. “Bıçak!” dedi sonunda. “Yanlış!” dedi bıçağını bir süre önce kaybetmiş olan Bilbo. “Son hak!” “İp ya da hiçbir şey” diye çığlık attı Gollum, pek de adil olmayarak – çünkü tek seferde iki tahmin birden yapmıştı. “İkisi de yanlış,” diye bağırdı Bilbo oldukça rahatlayarak. “Evet?” dedi. “Verdiğin söze gelelim. Gitmek istiyorum. Bana yolu göstermen gerekiyor!” “Böyle mi dedikss asissim? İğrençs küsücük Baggins’e çıkış yolunu göstermek evet, evet. Ama ceplerinde ne var ha? İp yok assisim, ama hiçbir şey de değil. Oh hayır! Gollum!” “Aldırma,” dedi Bilbo. “Söz sözdür.” “Ters, kıssgın, sabırsıss, assissim” diye tısladı Gollum. “Ama önce gitmeli ve yanımıssa bir şeyler, evet, bisse yardımcı olacak bir şşşeyler almalıyıss.” “Doğum günü hediyem! Diye fısıldadı kendi kendine bitmez karanlık günlerinde sık sık yaptığı gibi. Şimdi bunu isstiyoruss evet; isstiyoruss!” Bu yüzüğü istiyordu, çünkü bu bir güç yüzüğüydü. Yüzüğü parmağınıza geçirdiğinizde görünmez oluyordunuz, sadece tam gün ışığında ve sadece gölgenizle görülebilirdiniz, o da titrek ve belli belirsiz. Aniden bir çığlık duydu. “Neredess bu? Neredess bu? Diye ağladığını duydu Bilbo. “Kayboldu, assisissim, kayboldu, kayboldu! Lanetss bisse, essin bissi, assissim kayboldu. [image]http://img514.imageshack.us/my.php?image=onering7bz.jpg[/image] “Neoldu?” diye bağırdı Bilbo. “Ne kaybettin?” “Bisse sormamalı,” diye feryat etti Gollum. “ssenn işin değil, hayır, gollum! Kayıpss, gollum, gollum, gollum.” “Ama benim son sorumu bilemedin ve söz vermiştin,” dedi Bilbo. “Bilemedim! Dedi gollum. Sonra aniden karanlıktan keskin bir tıslama geldi. “Onun ceplerinde nesi vars? Bunu bisse söyle. Önce bunu söylemeli!” Blbo ısrarlar sonucu yüzüğü gösteriyor ve Gollum onu fark ediyor, almak isterken Bilbo yüzüğü takıyor ve kayboluyor, yüzük sayesindeGollum’dan ve çıkıştaki goblin muhafızlardan kaçmayı başarıyor. Aslında size pek atlayarak anlattığım söylenemez ama bundan sonrasında neler olduğunu yani maceralarında neler geliştiğini daha sonra anlatabilirim. Hobbit kitabını da almanızı tavsiye ederim. Siz yazıyı okuyadurun ben de bir koşu ellerimi sıcak suya koyup dinlendireyim bari : ) İyi forumlar. -------- Silmarillion kitabının önsözü Umarım bu yazıyla sizi biraz daha Silmarillion almaya teşvik edebilirim.. İlk kez yazarının ölümünden dört yıl sonra basılan Silmarillion, Eski Günler'in, Dünya'nın İlk Çağı'nın bir dökümüdür. Yüzüklerin Efendisi'nde Üçüncü Çağ'ın sonundaki önemli olaylar anlatılmıştı; ama Silmarillion'daki hikayeler çok daha eski bir geçmişe, Orta Dünya'da yaşayan ilk Karanlık Efendi Morgoth'a ve Silmaril'leri geri almak için onunla savaşan Yüce Elfler'in zamanına dayanan efsanelerdir.. Silmarillion, sadece Yüzüklerin Efendisi'nden çok daha eski zamanlara ait olayları anlatmıyor; o aynı zamanda, bir ilk dönem çalışmasının çok ötesine geçerek, ondaki kavramların köklerini de içeriyor. Aslında o zamanlar adı Silmarillion olmasa da, yarım yüzyıldan beri vardı; 1917'e dek uzanan hırpalanmış defterlerde, çoğu kez aceleyle kaleme alınmış mitolojinin ana öykülerinin en eski biçimleri okunabilir. Ama (içeriğinin birtakım izleri Yüzüklerin Efendisi'nde sabırla seçilip ayrılabilmesine rağmen) hiç yayınlanmadı; babam uzun yaşamı boyunca onu asla terk etmedi; üzerinde çalışmayı son günlerinde dahi bırakmadı. Bütün bu sürede uzun bir hikaye yapısında düşünülen Silmarillion nispeten küçük radikal değişiklikler geçirdi; uzun zaman önce yelrleşmiş bir gelenek ve sonraki metinler için bir arka plan oluşturdu. Ama aslında sabit bir metin olmaktan uzaktı; aynı hikayeler daha uzun ya da daha kısa biçimlerde veya değişik tarzlarda tekrar anlatılmaya başlarken tasvir ettiği dünyanın doğasına dair belirli temel fikirler de değişmeden kalamazdı. Yıllar geçtikçe hem ayrıntıda hem de olay örgülerindeki değişiklik ve farklılıklar öylesine karmaşık, yayılmış ve katmanlı bir hale geldi ki son ve kesin bir biçime ulaşılması neredeyse olanaksız gözüküyordu. Üstelik eski efsaneler ('eski' yalnızca uzak ilk çağ'ın kökenlerinin değil, yaşamı boyunca babamın da) en derin düşüncelerinnin aracı ve deposu oldu. Sonraki yazılarında mitoloji ve şiir, onun teolojik ve felsefi düşüncelerinin içine işledi ve bu yüzden üslubunda da birtakım uyumsuzluklar oluştu.. http://img102.imageshack.us/img102/8803/jrruj3.jpg J(ohn). R(onald). R(euel). Tolkien Babamın ölümü üzerine eseri basılabilir duruma getirmeyi denemek bana düştü. Silmarillion'un yarım yüzyıldan uzun bir süreye yayılarak devam eden, gelişip dğşen bir yaratılış metni olduğu gerçeğini bilerek, yıllarca birikmiş malzemenin içinden tek ve bütünlüklü bir cilt çıkarmanın yaratacağı karışıklık be birçok noktanın arka plana itilmek zorunda klacağı çok açıktı. Bu yüzden en uyumlu be kendi içinde tutarlı hikayeyi üretmek amacıyla, bir şekilde seçip düzenleyerek tek bir metin haliden bitirmeye yöneldim. Bu çalışmada, sonra erdiren bölümler (Turambar Turin'in ölümünden itibaren) tuhaf güçlükler ortaya çıkardı; uzun yıllar için değişmeden kalmışlardı ve bazı noktalarda kitabın diğer bölümlerindeki daha geliştirilmiş öykülerle ciddi bir uyumsuzluk içindeydiler.. Silmarillion'ın kendi çevresi içinde ya da Silmarillion ile babamın diğer basılmış kitapları arasında bir tutarlılık aranmamalıdır, bu yalnızca ağır ve gereksiz bedel karşılığında başarılabilirdi. Babam Silmarillion'u sanki bir derleme yaparmış gibi, sözlü edebiyat geleneğinden yapılmış bir derleme gibi yazdı, yüzyıllar boyunca anlatılan (şiirler, tarihi olaylar, söylenceler) masalların toplandığı yoğun bir metin. Kitabın bu hali aslında oluşma süreci ve yöntemiyle ciddi bir uyum içindedir, çünkü babamın büyük bir karışıklık içindeki şiir ve yazılarının en eskilerinden başlayarak yapılmış geniş bir özel, bir derleme niteliğine sagiptir. Bu durum, hikayenin akıcılığındaki değişkenlikleri ve farklı bölümlerdeki ayrıntıların bütünlüğünü (Thangorodrim'in yıkılışı ve Morgoth'un yenilişiyle oluşan İlk Çağ'ın sonunun belirsiz tarfinin yanında, Turambar Turin'in hikayesindeki yer ve motifin kusursuz hatırlanışının farklılığı buna bir örnek olabilir) bazı tarz ve tanımlama farklılıklarını, belirsizlikleri, orda burda bazı birleşme eksiklerini açıklamaktadır. Balaquenta'da; örneğin, öykü Bainor'da Eldar'ın daha önceki günlerine geri gitmek zoreunda kalan birçok şey içerirken, sonraki yazımlarında bunun gerekmediği bir kurgu ortaya çıkıyor; bu anlatının üslubunda ve zamanında oluşan sürekli değişmeleri açıklıyor, öyle ki ilahi güçler, şu anda yalnızca uzak anılarımızda bilinen kaybolmuş bir yer olan dünyada yaşıyor gözüküyorlar.. Kitap, The Silmarillion olarak adlandırılmasına rağmen yalnızca Quenta Silmarillion'ı veya Silmarillion'ı değil, diğre dört kısa çalışmayı da içeriyor. Girişte anlatılan Ainulindale ve Valaquenta aslında Silmarillion ile yakından ilgili, ama sonuna eklenen Akallabeth ve Güç Yüzüklerine Dair tamamen ayrı ve bağımsızlar. Onlar, babamın açıkça belli olan niyetine dayanarak eklendi; ve eklenmeleri sonucunda, dünyanın başladığı Ainur'un Müziği'nden, Üçünçü Çağ'da Yüzüktaşıyanlar'ın Mithlond Limanlarından ayrılışına kadar tüm tarih ortaya konuyor.. [image]http://img297.imageshack.us/my.php?image=grave1dz2.jpg[/image] Tolkien'in üstadın mezarı (Mezar taşında yazan Beren ve Luthien, kitapta birbirlerini ölesiye seven aşıkların ismidir. Burada da anlatmıştım) Kitapta geçen isimlerin sayısı oldukça fazla, bu yüzden tam bir indeks oluşturdum; ama İlk Çağ'ın anlatısında önemli rol oynayan kişilerin (Elfler ve İnsanlar) sayısı çok daha az; bunların hepsi soy tablolarında yer alıyor. Ayrıca Elflere ait değişik kabimlerin çok karmaşık isimlendirilmesini gözömüne seren bir tablo oluşturdum; Elflere ait isimlerin söylenişi üzerine bir not ve bu isimlerde bulunan belli başlı ögelerin bazılarının bir listesi; ve bir garita. Doğu'daki büyük dağ silsilesi olan Mavi Dağlar'ın, Ered Luin veya Ered Lindon, Yüzüklerin Efendisi'ndeki haritanın en batısında gözüktüğü fark edilebilir. Kitabın içinde daha küçük bir harita var: bunun amacı Noldor'un Orta Dünya'ya dönmesinin ardından Elf krallıklarının nerelere yayıldığını bir bakışta açıklamak. Kitabı, herhangi bir yorum veya notla daha fazla yüklemedim. Aslında Üç Çağ'a da ait anlatı, dile dair bilgiler, tarihi ve felsefi yayınlanmamış bir yazı bollkuğu var; umarım bazılarını ileriki bir tarihte yayınlamak mümkün olur. Başka bir kapak daha 1974 - 1975 yıllarında kitabın metnini hazırlamanın zor ve şüpheli işinde benimle çalışan Guy Kay'den çok büyük yardım aldım.. Christopher Tolkien -------- Arwen Akşamyıldızı'nın ölümü [image]http://img114.imageshack.us/my.php?image=arwenwatercolorep8.jpg[/image] Öyle görünüyor" dedi Aragorn. "Lakin hem Gölge'yi hem Yüzük'ü reddikten sonra son sınavda yıkılmayalım. Hüzünle gitmeliyiz ama yeisle değil. Bak! Sonsuza kadar dünyanın döngüleriyle bağlı değiliz ve bunların ardında hatıradan fazlası var. Elveda!" "Estel, Estel!" diye ağladı Arwen ve bununla birlikte Aragorn daha onun elini tutup öperken uykuya daldı. Sonra içinden çok büyük bir güzellik çıktı ortaya, öyle ki sonradan gelen herkes hayretle baktı; çünkü gençliğinin zarafetinin, olgunluğunun, yiğitliğinin ve yaşlılığının bilgeliği ve haşmetinin hep birbirine karıştığını gördüler. Ve uzun süre yattı orada; İnsanlarının Kralları'nın nurunun bir sureti olarak dünyanın parçalanmasından önce solmayan bir şan içinde. Fakat Arwen Ev'den ayrıldı; gözlerindeki ışık sönmüştü ve halkına, yıldızsız bir gecede çeken bir akşam gibi soğumuş ve grileşmiş görünüyordu. Sonra Eldarion'a, kızlarına ve sevdiği herkese veda ederek, Minas Tirith şehrinden ayrıldı, Lorien ülkesine gitti ve kış gelinceye kadar solan ağaçlar altında tek başına yaşadı. Galadriel göcüp gitmişti, Celeborn da yoktu, ülke sessizdi. [image]http://img74.imageshack.us/my.php?image=arwenhi4.jpg[/image] Orada, sonunda mallorn yaprakları dökülürken ve henüz bahar gelmeden dinlenmek için Cerin Amroth'a uzandı; ve orada durur yeşil kabri, dünya değişinceye ve yaşamının tüm günleri ondan sonra gelen insanlar tarafından tamamen unutuluncaya kadar. Ve Deniz'in doğusunda artık elanor ve niphredil hiç çiçek açmaz. "Bu öykü, Güney'den bize geldiği kadarıyla burada bitmiştir; Akşamyıldızı'nın solmasından sonra artık bu kitapta eski günler hakkında birşey söylenmez." Gri Limanlar Kapılara yaklaştıklarında Gemiustası Cirdan onları karşılamak için geldi. Çok uzun boyluydu ve sakalı çok uzundu, gri saçlı, yaşlu biriydi, gözleri hariç: Onlar yıldızlar kadar keskindi; gelenlere bakara eğildi ve dedi ki: "Artık her şey hazır." [image]http://img124.imageshack.us/my.php?image=cirdanqz8.jpg[/image] Sonra Cirdan onları Limanlar'a götürdü; burada beyaz bir gemi duruyordu; rıhtımda kocaman gri bir atın yanında beyazlara bürünmüş bir şekil olarak bekliyordu. Dömüp onlara doğru gelirken Frodo, Gandalf'ın artık Üçüncü Yüzük olan Muhteşem Narya'yı açıkça elinde taşıdığını gördü; yüzüğün üzerindeki taş eteş gibi kıpkırmızıydı. O zaman, gidecek olanlar mutlu oldu çünkü Gandalf'ın da onlarla aynı gemiye bineceğini biliyorlardı. Fakat Sam artık hüznü gönlünün derinliklerinde hissediyordu; ona öyle geldi ki ayrılış bu kadar acı olunca, eve yapacağı dönüş yolculuğu çok daha kederli olacak. Fakat daha orada öyle durmuş elflerin gemiye binişini seyrederken ve ayrılış için bütün hazırlıklar yapılırken, Merry ile Pippin çıkageldiler. Pippin gözyaşları arasında güldü. "Daha önce de bizi atlatmaya çalışmış ama becerememiştin Frodo," dedi. "Bu kez neredeyse başaracaktın da, ama yine olmadı. Gerçi bu kez seni ele veren Sam değil de Gandalf'ın ta kendisi oldu!" "Evet," dedi Gandalf; "çünkü geriye bir kişi dönmektense üç kişi dönmek daha kolay. Evet, işte sevgili dostlar sonunda burada, Deniz'in kıyılarında Orta Dünya'daki yol arkadaşlığımız bitiyor. Barışla gidesiniz! Ağlamayın, demeyeceğim; çünkü bütün gözyaşları kötü değildir." Sonra Frodo Merry ile Pippin'i ve son olarak da Sam'i öptü ve gemiye bindi; yelkenler açıldı, rüzgar esti ve gemi yavaş yavaş uzun gri haliçten kaydı; Frodo'nun taşdığı Galadriel'in şişeciği pırıldayarak gözden kayboldu. Ve gemi Yüksek Deniz'e çıktı ve sonunda yağmurlu bir gecede Frodo havada tatlı bir koku alıp su üzerinden bir şarkı sesi duyuncaya kadar Batı'ya gitti. O zaman ona, tıpkı Bombadil'in evinde gördüğü rüyadaki gibi gri yağmur perdesi, gümüşten bir cama dönüşüp kalkmış gibi geldi ve o zaman süratle atan bir şafakta ak sahilleri ve gerisindeki yemyeşil toprakları gördü. [image]http://img47.imageshack.us/my.php?image=frodovalinorlr0.jpg[/image] Fakat Liman'da duran Sam'e akşam yerini karanlığa bıraktı gibi geldi; gri denize bakarken suların üzerinde hızla Batı'da kaybolan bir gölge gördü sadece. Orada, gecenin ilerleyen vakitlerine kadar durdu kaldı, Orta Dünya'nın kıyılarında sadece dalgaların ah edişlerini ve mırıltılarını duyarak; bu sesler kalbinin derinlerine çöktü. Yanında Merry ve Pippin duruyordu ve hepsi sessizdi. Sonunda üç arkadaş geri döndüler, eve doğru giderken bir daha hiç geriye bakmadılar; Shire'a dönünceye kadar biribirlerine tek bir kelime bile etmediler ama her biri ayrı ayrı yanındaki arkadaşlarından büyük bir teselli bulmuştu uzun, gri yolları boyunca. Sonunda yaylalardan inerek Doğu Yolu'nu tuttular, sonra Merry ile Pippin Erdiyarı yoluna devam etti; daha yoldayken bile birlikte şarkı söylemeye başlamışlardı. Fakat Sam Subaşı'na dönüp Tepe'ye vardı, gün yine kavuşurken. Ve yoluna devam etti; içeride sarı bir ışıkla bir ateş vardı; akşam yemeği de hazırdı tahmin ettiği gibi. Gül onu içeri aldı, koltuğuna oturtup minik Elanor'u kucağına verdi. Sam derin bir nefes aldı. "Eh, döndüm işte," dedi. -------- Maiar'a Dair Valar'la birlikte varlıkları Dünya'nın yaratılışından önceye dayanan başka ruhlar da Dünya'ya girdi; Valar'la aynı iradenin yarattığı ama daha düşük seviyeli olanlar. Onlar Maiar'dı, Valar'ın halkı, onların hizmetkarları ve yardımcıları. SAyıları Elflerce bilinmez ve Iluvatar'ın Çocukları'nın dillerinde çok azının ismi var; çünkü Aman'ın tersine Orta Dünya'da Elfler ve İnsanlara görünür suretlere nadiren büründüler. Valinor'lu Maiar arasında, Eski Günler'in hikayelerinde isimleri hatırlananlar Varda'nın hizmetçisi olan Ilmare ve kollarındaki gücü olan Eonwe'dir. Ama Maiar arasında Iluvatar'ın Çocukları tarafından en iyi bilinenler Osse ve Uinen'dir. Osse, Ulmo'nun kuludur ve Orta Dünya'nın kıyılarını yıkayan denizlerin efendisidir. Derinliklere gitmez, kıyıları ve adaları sever, Manwe'nin rüzgarlarıyla sevinir; çünkü fırtınada mutlu olur, dalgaların gürleyişi arasından kahkaha ayar. Karısı Denizler Hanımı Uinen'dir, saçları gökyüzünün altındaki suların her yanında yayılır. Tuzlu akıntılarda yaşayan tüm yaratıkları ve orada büyüyen tüm yabani otları sever; bütün gemiciler ona yalvarır, çünkü Osse'nin vahşiliğini zaptederek dalgalar üzerine sükunet yayabilir. Numenor İnsanları onun koruması altında uzun süre yaşadılar ve saygıda Valar'a eşit tuttular. Melkor, Deniz'den nefret eder, çünkü ona boyun eğdirememişti, Denir ki, Arda'nın yapımı sırasında, Osse'yi eğer ona hizmet ederse, Ulmo'nun tüm ülkesini ve gücünü vaad ederek, kendi sadakatine çekmeye çalışmıştır. Böylece çok uzun zamanlar önce denizde toprakları tahrip eden büyük karışıklıklar yükseldi. Ama Uinen, Aule'nin ricası üzerine Osse'yi zaptederek Ulmo'nun huzuruna çıkardı; affedildi ve sadakatine döndü ki hep sadık kalacaktı. ama şiddetten aldığı zevk ondan tamamen ayrılmayacaktı; bazen efendisi Ulmo'nun emri olmaksızın öfke gösterilerinde bulunurdu. Bu yüzden sahilde yaşayanlar ya da gemilerde yolculuk yapanlar onu sevebilir ama güvenmezler. Melian, hem Vana'ya hem de Este'ye hizmet eden bir Maia'ydı; Orta Dünya'ya gelmeden önce Irmo'nun bahçelerindeki çiçeklenen ağaçlarla ilgilenerek uzun süre Lorien'de yaşadı. Nereye gitse bülbüller etrafında şarkılar söylerdi. Maiar'ın en bilgesi Olorin'di. O da Lorien'de otururdu, ama yolu onu sık sık Nienna'nın evine götürürdü, ondan merhameti ve sabrı öğrendi. Düşmanlara Dair Her şeyin sonunda Melkor'a adı verildi, Güç içinde yükselen. Ama ceza olarak bu isimle hiç anılmadı; Elfler arasında onun kütülüğü yüzünden en çok acı çekenler olan Noldor halkı, bu ismi kullanmayıp onu Dünya'nın Kranlık Düşmanı, Morgoth, diye andılar. Iluvatar ona büyük bir ügç vermişti ve Manwe ile akrandı. Diğer tüm Vala'ların güç ve bilgileri üzerinde bir hissesi vardı, ama onları kötü amaçlara çevirdi, gücünü şiddet ve zulüm içinde israt etti. Manwe'nin krallığını ve akranlarının bölgeleri üzerindeki hakimiyetini arzulayarak Arda'ya ve içindeki her şeye göz dikti. İhtişam ve kibir yüzünden kendisi dışındaki her şeyi hor görmeye başladı, harap eden ve merhametsiz bir ruh. Bilinçli bir şekilde, utanmaz bir yalancı olana dek, sahip olduklarını sapkınca bir kötülüğe dönüştürüp kendi arzıları için kullandı. Işık için duyduğu tutkuyla başladı, ama ona sadece kendisi sahip olamayınca, ateş ve öfke sayesinde büyük bir yangına dönüşüp Karanlık'ın içine girdi. Ve karanlığı en çok Arda üzerindeki kötü işlerinde kullandı ve onu, yaşaya her şey için korkuyla doldur Ayaklanmasının gücü unutulmuş çağlarda öylesine büyüktü ki Manwe ve tüm Valar'la mücadele etti, uzun yıllar boyunca Arda'da Dünya topraklarının çoğu üzerinde hakimiyeti elinde tuttu. Ama yalnız değildi. Birçok Maia, büyüklük günlerindeki ihtişamına kapılıp ona olan sadakatlerini koruyarak karanlığın içinde kaldı; diğerleriniyse yalanlar ve haince ihsanlarla hizmetine ayarttı. Bu ruhlar arasında en korkunç olanları Valaraukar'dı, ateşin kırbaçları, Orta Dünya'da onlara dehşetin ifritleri, Balrog denir. Onun Hizmetkarları arasında en bilineni, Eldar'ın Sauron dediği, Zalim Gorthaur'du. Başlangıçta, Aule'nin Maia'larından biriydi ve onların ilmini iyi biliyordu. Morgoth Melkor'un Arda hakkındaki tüm işlerinde, devasa işlerinden kurnazca hilelerine kadar, SAuron'un payı vardır ve sadece efendisinden birazcık daha az kötüydü, uzun süre efendisine hizmet etti, kendi adına değil. Ama sonraki yıllarda Morgoth'un bir gölgesi onun kötülüğünün bir hayaleti gibi yükseldi ve Boşluk'un içine giden aynı harap edici yolda onun arkasında yürüdü. -------- DİKKAT: AŞIRI DERECEDE EMEK İÇERİR! :D Kimdi bu Tom Bombadil? Filme aktarılmayacak kadar önemsiz bir karakter ya da aktarımının yeterli olmayacağını düşünecek kadar büyük bir karakter mi? P.J ne düşündü bilmiyorum ama son söylediğim bana daha mantıklı geldi. Zira bana göre Tom, kitabın en esrarengiz karakteri. Herneyse, kitabı okumayanlar için bir teşvik, bilgilendirme yazısı daha. "Eeeh yeter hulan okuyun kitabı" desem kesinlikle yanlış anlaşılır. Ama bunu okuyanların tamamı samimi olduğum kişiler olsaydı hiç kuşkusuz derdim bu lafı, çünkü başka bir sebepten söylediğimi bilirlerdi. Tom Bombadil ile tanışmamız aslında Yaşlı Orman'da başlıyor, ben de giriş olarak Yaşlı Orman'da dört hobbit ile neler yaşanmış onları aktaracağım. Yazı 1 haftamı aldı, yoğun iş programında kısıtlı bir sürede ne kadar yazabilirsem yazdım, uzun gözükmesi korkutmasın, dilinizde akar gider hikayenin içinde bulursunuz kendinizi. Ufak tefek imla hatası olabilir, şimdiden kusura bakmayın. Siz yazıyı okuyadurun ben de ellerimi ılık suda dinlendireyim. Tom Bombadil, o gizemli adam Aniden durdu. Bir cevap vardı, ya da ona öyle gelmişti; ama sanki arkasından geliyordu, geriden, Orman'ın derinliklerindeki patikadan. Olduğu yerde dönüp dinledi, az sonra hiç kuşku kalmamıştı: Biri bir şarkı söylüyordu; kalın mutlu bir ses kaygısızca ve neşeyle bir şarkı tutturmuştu, ama saçmasapan bir şarkıydı bu: "Lay lom! Lay la lom! Gongu çal da gel! gongu çal! Zıpla gel! Söğütler içinden! Tom Bom, şen Tom, Tom Bombadil!" Frodo da Sam de, biraz yeni bir tehlikeden korkarak, biraz da ümitlenerek oldukları yerde durdular. Birdenbire, uzun bir dizi anlamsız (ya da öyle duyulan) sözden sonra ses iyiice yükseldi, belirginleşti ve şu şarkıya dönüştü: "Hey! Gel bili bom! Lay lay lom! Bir tanem! Sığırcığım süzülür eserken meltem Tepenin altında, güneşte parlar, Soğuk yıldızları eşikte bekler, Benim güzel sevgilim, doğmuş Irmakkadın'dan Sudan durudur teni, incedir söğüt dalından Bizim Tom Bombadil elinde su zambaklarıyla Yine evine dönüyor. Bak şarkı söylüyor hoplaya zıplaya Hey! Gel bili bom! Lay lay lom! Bir tanem! Altınyemiş, Altınyemiş, tatlı sarı böğürtlen! Zavallı Söğütadam, köklerini topla, yolumdan çek! Tom'un acelesi var. Günün peşinden akşam gelecek. Tom eve dönüyor yine, elinde su zambakları, Hey! Lay lay lom! Duyuyor musunuz şarkımı?" Frodo ile Sam büyülenmişçesine duruyorlardı. Rüzgar söndü. Yapraklar yine gergin dallardan sessiz sessiz sarktılar. Şarkı bir kez daha patladı ve sonra birdenbire patikada sazların tepesinde hoplayıp danseden, yüksek tepeli, bandına uzun mavi bir tüy takılmış, eski püskü, yamru yumru bir şapka beliriverdi. Şapka bir kere daha hoplayıp sıçradı ve görüş alanlarına bir adam girdi - ya da adama benzeyen biri - Her halükarda bir hobbite göre çok iri ve ağır sayılırdı; ama kalın bacaklarındaki büyük sarı çizmeleriyle otlar ve sazlar arasından ortalığı yıkıp geçerek suya giden bir inek gibi ilerlerken Büyük Ahali kadar çok gürültü apsa da, onlardan biri olacak kadar uzun boylu da değil gibiydi. Mavi bir ceketi ve uzun kahverengi sakalı vardı; gözleri parlak ve maviydi, yüzü olgun bir elma kadar kırmızıydı ama yüzlerce kahkaha kırışığıyla buruşmuştu. Ellerinde, tepsi gibi büyük bir yaprağa dizdiği bir küçük öbek beyaz nilüfer taşıyordu. Frodo ile Sam "İmdat!" diye bağırıp ellerini uzatarak ona doğru koştular. "Hop! Hop! Durun hele!" diye bağırdı yaşlı adam bir elini kaldırarak ve onlar da sanki burulmuş gibi donakaldılar. "Hele, benim miniminnacık adamcıklarım, nereye gidiyorsunuz böyle körük gibi pöfleyerek bakayım? Neymiş buradaki mesele madem? Kim olduğumu biliyor musunuz? Ben Tom Bombadil'im. Derdiniz nedir söyleyin bana! Tom'un acelesi var. Sakın nilüferlerimi ezeyim demeyin!" "Arkadaşlarım söğüt ağacının içine hapsoldu," diye bağırdı Frodo nefes nefese. "Efendi Merry bir çatlakta eziliyor" diye bağırdı Sam. "Ne?" diye haykırdı Tom Bombadi havaya sıçrayarak. "Yaşlı Söğüt Adam, ha? Hepsi bu muydu? Bunu hallederiz. Ona söylenecek şarkıyı bilirim ben. Başı ağarmış Söğüt Adam! Eğer terbiyesini takınmazsa iliklerini dondururum. Şarkılarımla köklerini çıkarıtırım. Bir şarkıyla rüzgar estirip yapraklarını, dallarını uçururum. Seni Yaşlı Söğüt Adam seni!" Nilüferlerini dikkatle otların üzerine bırakara ağaca koştu. Ortada Merry'nin hala dışarda duran ayakları vardı bir tek - geri kalan kısmı çoktan içeri çekilmişti bile. Tom ağzını çatlağa dayayarak içeriye doğru alçak sesle bir şarkı söylemeye başladı. Hobbitler sözleri yakalayamıyorlardı ama görüşüne göre Merry heyecanlanmıştı. Bacakları tekmeler savurmaya başladı. Tom kenara sıçradı ve söğütün sallanan bir dalını kırıp bununla ağacın yanına vurdu. "Onları hemen dışarı bırak Yaşlı Söğüt Adam!" dedi. "Aklından neler geçiyor? Senin uyuyor olman lazım Toprak ye! Derinleri kaz! Su iç! Uykuya dal! Bu konuşan Bombadil!" sonra da Merry'yi ayağından tuttuğu gibi, aniden açılan çatlaktan çekip çıkarttı. Yırtılır gibi bir çatırdı duyuldu ve diğer çatlak da ardına kadar açıldı, Pippin sanki tekmeyle atılmış gibi içerden fırlayıp çıkıverdi. Sonra kuvvetli bir çat sesiyle her iki yarık da sıkı sıkı kapandı. Ağaç köklerinden tepesine kadar bir titredi ve sonra mutlak bir sessizlik çöktü. "Sağolun!" dedi hobbitler birbirleri ardı sıra. Tom Bombadil kahkahalarla gülmeye başladı. "Hele, benim minik arkadaşlarım!" dedi, eğilip yüzlerine yakından bakarak. "Benimle eve geleceksiniz! Sofra sarı kaymak, bal peteği, ak ekmek ve tereyağı ile donanmıştır. Altınyemiş bekliyor. Soruları da akşam sofrasının etrafına bırakalım. Siz gelebildiğiniz kadar çabuk peşimden gelin!" Böyle deyip nilüferlerini aldı, eliyle onlara bir gel işareti yaptı, gene yüksek sesle abuk sabuk bir şarkı tutturup hoplaya dansede doğuya giden patikada yola koyuldu. Hobbitler konuşamayacak kadar şaşkın ve rahatlamış olarak ellerinden geldiğince çabuk çabuk onu izlediler. Fakat ellerinden gelen, yeterince hızlı değildi. Kısa bir süre sonra Tom önlerinde gözden kayboldu ve şarkının gürültüsü gitgide zayıflayarak uzaklaştı. Sonra birden, kuvvetli bir selam gibi havada dalgalanarak geri geldi sesi! "Gelin benle minik dostlar Gündüzsefası boyunca! Tom gidiyor önden mumları yakmaya. Batıdan batar Güneş; karanlık basar birazdan Gece gölgeleri çöker, kapı açılır o zaman, Pencereden sızar ışık, etrafı aydınlatır. Korkmayın kara kızılağaçtan! Kır söğüt zararsızdır! Korkmayın ne kökten, ne daldan! Tom Bombadil önden gitti. Hey Lom! Lay lay lom! Bekliyoruz sizleri!" Bundan sonra hobbitler seesini duymaz oldular. Neredeyse aynı anda arkalarındaki ağaçların içine gömülür gibi gözden kayboldu. Brendibadesi üzerinde göz kırpan yatık akşam ışığını ve yüzlerce lamba ile parlamaya başlayan Erşehir pencerelerini düşündüler. Üzerlerine büyük gölgeler düşüyor; ağaçların gövdeleri ve dalları kara kara ve tehdit edercesine patikanın üzerine sarkıyordu. Beyaz bir sis yükselip derenin yüzeyine kıbrılarak sınırındaki ağaçların köklerini sarmaya başladı. Tam ayaklarının dibinden, yerden gölgeli bir buhar yükselerek yavaş yavaş çöken alacakaranlığa karıştı. Patikayı takip etmek zorlaştı; çok yorulmuşlardı. Bacakları sanki kurşundandı. Her iki yanlarındaki çalılıklarda ve sazlarda garip sinsi neler dolaşıyordu; soluk gökyüzüne baktıklarında, yüksek yamaçtan ve ormanın sınırından onlara pis pis göz diken, alacakaranlığa karşı kara bir kasvete bürünmüş garip yamru yumru çehreler gözlerine çarpıyordu. Bütün bu diyarın aslında gerçek olmadığını ve hiç uyanışı olmayan meşum bir rüyada düşe kalka ilerlediklerini düşünmeye başlamışlardı. Tam artık ayakları yavaşlayıp durmak üzereydi ki, zeminin yavaş yavaş yükselmekte olduğunu fark ettiler. su mırıldanmaya başladı. Karanlıkta, derenin kısa bir şelalaeden döküldüğü yerdeki köpüklerin beyaz ışıltısını gördüler. Sonra aniden ağaçlar bitti, sis arkalarında kaldı. Adımlarını Orman'dan dışarı attılar ve karşılarında yükselen geniş çimenlik bir alanda buldular kendilerini, Artık hızlı hızlı akan küçük nehir , gökyüzünü doldurmaya başlayan yıldızların ışığında yer yer yanıp sönerek onları karşılamak için neşeyle çağıldıyordu. Ayaklarının altındaki otlar sanki kırpılmış veya traşlanmış gibi düzgün ve kısaydı. Orman'ın arkalarında kalan saçakları kesilmiş ve bir çit gibi budanmıştı. Artık bakımlı ve kenarları taşlarla sınırlandırılmış patika, önlerinde açık seçik görünüyordu. Solgun yıldızlı gök altında şimdi grilere bürünmüş çimenlik bir tepenin üstüne doğru dolandı; orada, hala yukarılarında kalan daha ilerideki bire yamaçta, bir evin pırpır eden ışıklarını gördüler. Patika tekrar aşağı indi, sonra muntazama çimli uzun bir yamaç boyunca tekrar ışığa doğru yükseldi. Aniden bir kapı açıldı, geniş sarı bir ışık huzmesi parıdlayarak dışarı süzüldü. İşte, Tom Bombadil'in evi karşılarında, bir yukarı, bir aşağı derken tepenin tam dibinde idi. Gerisinde çıplak ve gri, dik bir toprak çıkıntısı uzanıyordu; onun da ardında Höyüktepe Yaylaları doğu akşamına doğru azametle uzanmaktaydı. Hobbitler midilli demeden, hep berabet hızla ilerlediler. DAha şimdiden yorgunluklarının yarısı, korkularının tümü uçup gitmişti. Hey! Gel Lay Lay Lom! diye çınladı şarkı onları buyur edercesine. Hey lay! Nay nay nom! Haydi canlar sekiniz! Hobbitler! Midilliler! Konukları severiz. Haydi eğlence başlasın! Birlikte şarkı söyleyelim!" Sonra başka bir berrak ses, ilkbahar kadar genç ve ilkbahar kadar kadim, aynı tepelerdeki parlak sabahtan aşağıya geceye akan mutlu suların şarkısı gibi bir ses, gümüş gibi dökülerek onları karşıladı: "Haydi şarkı başlasın! Söyleyelim birlikte Güneş, yıldız, ay ve sis, yağmur ve bulut üstüne, Tüydeki çiy tanesi, tomurcukta ışıklar, Fundalıkta çıngıraklar, açık tepede rüzgar, Su üstünde zambaklar, sazlar gölgeli göl başında: Bizim Tom Bombadil ve Nehrinkızı hakkında!" Ve bu şarkıyla birlikte hobbitler eşiğe vardılar, altın tengi bir ışık tüm çevrelerini sardı. Tom Bombadil'in Evinde Dört hobbit geniş tal eşikten içeri adımlarını attılar ve gözlerini kırpıştırarak kıpırdamadan durdular. Tavandaki kirişlerden salanan bir sürü lambanın ışığıyla dolmuş uzun alçak bir odadaydılar; koyu renkli, cilalı ahşap masanın üzerinde parıl parıl yanan uzun ve sarı bir sürü mum duruyordu. Odanın ta öbür ucunda, dış kapıya karşıdan bakan bir sandalyede bir kadın oturmaktaydı. Uzun sarı saçları omuzlarına dökülüyordu; giysisi yeşil; taptaze sazlar kadar yeşildi ve içinden çiğ taneleri gibi gümüş çizgiler akıyordu; zambak yapraklarından bir zincir şeklinde olan altın kemeri, umutmabeni çiçekleri gibi soluk mavi taşlarla bezenmişti. Ayaklarının dibinde yeşil ve kahverengi geniş toprak kaplar içinde beyaz nilüferler yüzxüyordu, öyle ki sanki göl ortasında bir tahtta oturuyor gibiydi. "Girin aziz konuklar!" dedi kadın ve konuştuğunu duyunca az önce şarkı söyleyen o berraj sesin onun sesi olduğunu anladılar. Odanın içine doğru bir kaç tedirgin adım daha attılar ve bir yudum su dilenmek için bir kulübenin kapısını çalıp da karşılarında canlı çiçeklere bürünmüş genç ve zarif bir elf kraliçesi bulan köylüler misali, kendilerini garip bir şekilde şaşkın ve münasabetsiz hissederek, yerlere kadar eğilmeye başladılar. Fakat daha ağızlarını açamadan kadın uçar gibi kalkıp nlüfer taslarının ğzerinden sıçradı ve gülerek onlara doğru koştu; koşarken giysisi çiçeklenmiş nehir kıyılarındaki rüzgarlar gibi hafifçe hışırdıyordu. "Gelin sevgili dostlar!" dedi kadın Frodo'nun elinden tutarak. "Gülün, eğlenin! Ben Altınyemiş'im, Nehrinkızı" Sonra tüy gibi süzülerek onları geçti ve kapıyı kapatıp beyaz kollarını gererek sırtını kapıya verdi. "Gelin geceyi dışarıya kapatalım!" dedi. "Çünkü hala korkuyorsunuzdur belki de, sisten, ağaç gölgelerinden, derin sudan ve yaban şeylerden. Korkmayın! Çünkü bu gece Tom Bombadil'in çatısı altındasınız." Hobbitler hayretle kadına baktılar; o da her birine tek tek bakarak gülümsedi. "Altınyemiş, güzel hanım!" dedi Frodo sonunda, kalbinin anlayamadığı bir neşeyle dolduğunu hissederek. Zarif elf seslerinden büyülendiği zamanlarda olduğu gibi kalakalmıştı, ama imdi onu etkileyen büyü farklıydı: Daha az keskin, daha azametsiz bir hazdı bu, ama daha derin ve dani yüreklere daha yakındı; harikuladeydi ama yabancı değildi. "Altınyemiş, güzel hanım!" dedi tekrar. "Şimdi o duyduğumuz şarkılarda gizlenen neşeyi anlıyorum." Şu bizim Tom Bombadil ne kadar tattlı dilli; Ceketi parlak mavi, sarıdır çizmeleri." "Güzel hanımım!" dedi Frodo bir süre sonra yeniden. "Sorması ayıp ama, söyler misiniz bana kimdir bu Tom Bombadil?" "Odur," dedi Altınyemiş, çevik hareketlerine ara verip gülümseyerek. Frodo gözlerinde soru işaretleriyle kadına baktı. "Ne görüyorsanız odur," dedi kadın onun bakışlarına cevap olarak. "O, ormanın, suyun ve tepenin Efendi'sidir." "O zaman bütün bu garip topraklar ona ait, öyle mi?" "Elbette ki değil!" diye cevap verdi kadın ve gülümsemesi soldu. "Bu gerçekten de ağır bir yük olurdu," diye ekledi alçak bir sesle, sanki kendi kendine konuşur gibi. "Bu topraklarda ağaçlar, otlar, yaşayan ve büyüyen her şey, kendi kendisine aittir. Tom Bombadil bunların Efendi'sidir. Ormanda yürürken, suda giderken, tepelerde sıçrarken, aydınlıkta gölgede, yaşlı Tom'a yetişecek biri ne geldi ne geçti bu güne dek. Korku nedir bilmez o. Tom Bombadil, efendidir." Bir kapı açıldı ve içeri Tom Bombadil girdi. Artık şapkası başında dğeildi, gür hahve rengi saçları güz yapraklarıyla taçlanmıştı. Güldü ve Altınyemiş'e giderek elini tuttu. "İşte benim güzel hanımım!" dedi hobbitlere doğru eğilerek. İşte, gümüş yeşiline bürünmüş, kemerine çiçekler takılı Altınyemiş'im! Sofra donandı mı? Kaymakla bal peteği, beyaz ekmekle tereyağı, süt, peynir, dalından toplanmış yeşillikler ve olgun yemişler gelmiş. Bunlar bize yeter mi? Akşam yemeği hazır mı?" "Hazır," dedi Altınyemiş; "ama belki konuklarımız hazır değildir?" Tom ellerini çırparak haykırdı: "Tom, Tom!" Konukların yorgun, neredeyse unutuyordun! Gelin şimdi neşeli dostlarım, Tom sizi canlandırsın! Kirli elleri temizleyip, yorgun yüzlerinizi yıkayın; çamurlu pelerininizi atın üzerinizden, saçlarınızdaki düğümleri tarayın!" Kapıyı açtı, peşine düşüp kısa bir koridor ve dik bir dönemeç geçtiler. Eğik ve alçak tavanlı bir odaya geldiler (evin kuzey ucunda çatı odası gibi bir yerdi) Duvarları temiz taştan yapılmıştı ama büyük bir bölümü yeşil duvar kilimleri ve sarı perdeler örtülüydü. Taş zeminin üzerine taze yeşil sazlar yayılmıştı. Bir tarafta duvar kenarı boyunca, her birinin üzerinde beyaz battaniyeler yığılı dört kalın ot şilte seriliydi. Onun karşısındaki duvarda üzeri geniş toprak leğenlerle dolu uzun bir kerevet ve dibinde kimi soğuk kimi kaynar suyla dolu kahverengi ibrikler vardı. Her yatağın yanınında da onları bekleyen yumuşak yeşil terlikler duruyordu. Çok geçmeden hobbitler yıkanmış ve ferahlamış, ikisi bir yana ikisi öbür yana olmak üzere masaya oturmuşlardı bile. Masanın iki başında Altınyemiş ile Efendi oturuyordu. Uzun, neşeli bir akşam yemeğiydi bu. Hobbitler kıtlıktan çıkmış birer hobbit gibi yedikleri halde, sofra herkese yeterliydi. İçki kaplarındaki içecek soğuk duru suya benziyordu ama yine de gönüllerine şarap gibi akıyor, dillerini açıyordu. Konuklar aniden neşeyle şarkı söylemekte olduklarını fark ettiler, sanki şarkı söylemek konuşmaktan daha kolay ve daha doğal geliyor gibiydi. Sonunda Tom ile Altınyemiş kalktılar, sofrayı çabucacık toplayıverdiler. Konukların her birine oturacak birer sandalye ve yorgun ayaklarını uzatacak tabureler verilip, sessizce oturmaları buyuruldu. Önlerindeki geniş ocak başında sanki elma kütüklerinden çatılmış gibi taklı kokulu bir ateş yanıyordu. Her şey yerli yerine konulduğunda, bir lamba ile ocağın üzerindeki rafın iki ucundaki bir çift mumdan gayri odadaki bütün ışıklar söndürüldü. Sonra Altınyemiş geldi, elinde bir mumla önlerinde durdu; her birine iyi geceler ve derin uykular diledi. "Şimdi huzur içinde olun," dedi, "sabaha kadar! Gecenin seslerine kulak asmayın! Çünkü buraya kapıdan penceren ay ışığı, yıldız ışığı ve tepenin rüzgarından başka hiçbir şey giremez. İyi geceler!" Pırıltı ve hışırtılarla çıktı odadan. Adımlarının sesi tıpkı gecenin sakinliğinde serin taşların üzerinden tatlı tatlı tepelerden aşaı dökülen bir ırmağı andırıyordu. Tom bir süre yanlarında sessizce oturdu, bu arada her bir hobbit de akşam yemeği sırasında sormaya niyetlendiği bin bir srudan birini sormak için cesareti toplamaya çalıştı. Göz kapaklarına uyku çöküyordu. Sonunda Frodo konuştu: "Benim bağırdığımı duymuş muydunuz Efendim, yoksa o anda sizi oraya getiren sadece şans mıydı?" Tom, hoş bir rüyadan kaldırılmış bir adam gi ikıpırdadı. "Ha, ne?" dedi. "Bağırdığını duydum muydu? Yok, duymadım: Şarkı söylemekle meşguldüm. Şans eseri geldim oraya, eğer buna şans diyebilirsen. Tasarlamış değildim bu işi, ama sizi bekliyordum. Sizin haberinizi almış, dolandığınızı öğrenmiştik. Pek geçmeden su tarafından geleceğinizi kestiriyorduk: Bütünm yollar oraya çıkar, Gündüzsefası'na. Yaşlı gri Söğüt Adam muazzam şarkıcıdır; küçük ahali onun krunaz dolambaçlarından zor kurtarır yakayı. Fakat Tom'un orada gecikmeye gelmez bir işi vardı. "Yine, sanki uykuya yeniliyormuş gibi başı düştü Tom'un; fakat alçak şakrak bir sesle sözüne devam etti: İşim vardı orada: yeşil topraklar, beyaz zambaklar, nilüferler devşiriyordum güzel hanımıma, senenin son çiçeklerini kara kıştan korumaya, karlar eriyene dek güzel ayaklarının dbinde açsınlar diye Her yıl, yaz sonunda gider bulurum çiçekleri onun için, büyük, derin ve duru bir gölde, Gündüzsefası'nın ilersinde; baharda ilk orada açıp, on son orada kapanırlar. O gölün kıyısında, çok zaman evvel bulmuştum Nehrinkızı'nı, sazların içinde oturan genç narin Altınyemiş. Şarkısı çok tatlıydı o zamanlar ve pırpır ediyordu kalbi! Gözlerini açarak, şimşek gibi mavi bir bakış attı hobbitlere: Ve bu da sizin işinize yaradı - çünkü bundan böyle ormansuyunda inmeyeceğim o kadar derinlere, yıl ilerlemişken en azından. Geçmeyeceğim artık Yaşlı Söğüt Adam'ın evinden, bahar vaktinden önce, şen bahar gelmeden, Nehrinkızı dans ederek suda yıkanmak için söğüt yolundan geçmeden önce. Sonra tekrar sustu; ama Frdo bir soru daha sortmadan edemedi: Cevabını en çok merak ettiği srouydu by. "Efendim," dedi, "Söğüt Adam'ı anlatın bize. Nedir o? Daha önce ondan söz edildiğini hiç duymamıştım." "Hayır, sakı ha!" dedi Merry ve Pippin aynı anda, birdenbire yerlerinde doğrularak. "Şimdi değil! Sabahtan önce olmaz!" "Doğru!" dedi yaşlı adam. "Şimdi dinlenme zamanı. Dünya gölgedeyken bazı şeyleri duymak iyi değildir. Sabah ışığına kadar uyuyun, huzur bulun yastıktan! Gecenin sesine kulak asmayın! Korkmayın söğütün bozundan!" Böyle deyip lambayı aldı, üfleyerek smbdürdü ve her iki eline birer mum aralarak onları odadan çıkarttı. Ot şitleteleri ve yastıkları kuştüyü gibi yumuşacak, battaniyeleri beyaz yündendi. Kalın yataklarına yatıp hafif örtülerini de üstlerine çeker çekmez uyuyuverdiler. Gecenin köründe Frodo hiç ışığı olmayan bir rüyanın içindeydi. Sonra yeni ayın doğmakta olduğunu gördü; ayın ince ışığı altında, büyük bir kapıya benzeyen karanlık bir kemerle delinmiş siyah taş bir duvar, karşısında yükselmekteydi. Frodo'ya sanki biri onu havaya kaldırmış gibi geldi; uçarak üzerinden geçince, yaş duvarın aslında halka halinde dizilmiş tepeler olduğunu ve bunların içinde bir düzlük, düzlüğün ortasında da taş bir zirve olduğunu gördü; zirve muazzam bir kule gibiydi, ama el ürünü değildi. Tam tepesinde bir adam silueti duruyordu. Ay yükselirken bir an için adamın baının tepesinde asılıymış gibi kaldı ve rüzgarın dalgalandırdığı beyaz saçları üzerinde parladı. Aşağıdaki karanlık düzlükten meşum seslerin haykırışları ve bir sürü kurt uluması yükseliyordu. Birdenbire, büyük kanatlar şeklindeki bir gölge ayın önünden geçti. Siluet ellerini kaldırdı ve asasından bir şimşek çaktı. Ulu bir kartal süzülüp gelerek onu aldı götürdü. Sesler inildedi, kurtlar ürüdü. Sert bir rüzgarı andıran bir ses başlamıştı ve bu ses nasl sesleri, Doğu'dan koşarak, koşarak, koşarak gelen nal sesleri taşıyordu. "Kara Süvariler!" diye düşündü Frodo uyanırken; kafasının içinde nal sesleri hala yankılanmaktaydı. Bir daha bu taş duvarların eminbiyetinden dışarı çıkmaya cesaret ebilecek miyim acaba, diye geçti aklından. Kıpırdamadan yatıp dinlemeye devam etti; fakar artık ger şey sessizdi, o da sonunda dönüp yeniden uykuya ya da başka bir hatırlanmayan rüyaya kayıp gitti. Yanıbaşından Pippin hoş rüyalar içinde yatıyordu; fakat rüyalarında bir değişme oldu, yan dönerek inledi. Sonra birdenbire uyandı, ya da uyandığını zannetti, ama karanlıkta onu rüyasında rahatsız eden sesi hala duyabiliyordu: Pıt, pıt, gıcırt. Rüzgarda dalgalanan dalların, duvarı ve pencereyi çizen ağaç parmaklarınının sesine benziyordu bu gürültü: Gırç, gırç, gırç. Evin yhakınında söpüt ağacı olup olmadığını merak etti; sonra birdenbire sanki aslında normal bir evde değilmiş, söğüdün içindeymiş de, yine ona gülmekte olan o gıcırtılı korkunç sesin kahkahasını dinliyormuş gibi feci bir duyguya kapıldı. Doğrulup oturdu, ellerinin altında çöken yumuşak yastıkları hissetti ve içi rahatlayarak tekrar yattı. Kulaklarında bazı sözler yankılanıyor gibiydi: "Hiçbir şeyden korkma! Yarın sabaha kadar huzur içinde ol! Gecenin seslerine kulak asma!" Sonra tekrar uykuya daldı. Merry'nin duyduğu, huzur dolu uykusuna dökülen suyun sesiydi: Tatlı tatlı akıyordu su, sonra karşı konulmaz bir şekilde tüm evin etrafına yayılıp kıyısı olmayan bir göle dönüşmeye koydul. Duvarların altından çağıldıyor, yabaş yavaş ama tartışılmaz biçimde yükseliyordu. "Boğulacağım!" diye düşündü. "Su bir yerlerden içeri girecek be boğulacağım!" Yumuşak çamurlu bir batklıkta yattığını hisseder gibi oldu, fırladı, ayağı sopuk sert bir taşın köşesine değdi. O zaman nerede olduğunu hatırladı ve tekrar yattı. Sonra, "Kapılardan ve pencerelerden ay ve yıldız ışığı ile tepelerdeki rüzgardan başka bir şey giremez," dendiğini duyar gibi oldu, ya da duyduğunu hatırladı. Minik bir temiz hava akımı perdeyi kıpırdattı. Merry derin bir nefes alarak tekrar uyudu. Hatırlayabildiği kadarıyla Sam bütün geceyi derin ve mesut bir uykuda geçirdi, tabii eğer kütüklerin mesut oldukları vaki ise.. Dördü bir anda, sabah aydınlığında uyandılar. Tom odanın içinde bir sığırcık gibi ıslık çalarak dolanıp duruyordu. Onların kıpırdadıklarını duyunca ellerini çırptı ve bağırdı: "Hey! Haydi lay lom! Lay lay lom! Yiğitlerim!" Sarı perdeleri açtı; o zaman hobbitler bu perdelerin ardında, odanın karşılıklı iki duvarında biri doğuya, biri batıya bakan iki pencere bulunduğunu fark ettiler. Dinlenmiş olarak fırladılar yataklarından. Frodo doğu yönündeki pencereye koştu ve karşısında çiy ile grileşmiş mutfak bahçesini buldu. Halbuki duvarların dibine kadar nal izleriyle benklenmiş çimenler görmeye hazırlanmış gibiydi. Aslında görüş sahası dizi dizi yüksek fasulye sırıklarıyla kesilmekteydi; fakat bunların gerisinde ve üzerinde, dağın gri tepesi tan yerine karşı bütün haşmetiyle yükseliyordu. Solgun bir sabahtı: Doğu'da, kenarları kırmızı renk ile lekelenmiş kirli yün ipliklere benzeyen uzun bulutların ardında, ışıl ışıl sarı derinlikler uzanıyordu. Gökyüzü yakında yağmur yağacağını haber verse de ışık büyük bir hızla genişlemekteydi; fasulyelerin üzerindeki kırmızı çiçekler ıslak yeşil yapraklar arasında parlamaya başlamışlardı. Pippin batıdaki pencereden dışarı baktı ve aşağıda bir sis gölü gördü. Orman sis altında gizlenmişti. Aynı buluttan bir çatıya yukarıdan bakmak gibi bir şeydi bu. Sisin tüy tüy ve dalga dalga ayrıldığı bir kırışıklık veya bir kanal görünüyordu; yani Gündüzsefası vadisi. Dere sol taraftan, dağdan aşağı doğru akıyor ve beyaz gölgeler içinde yok oluyordu. Evin önünde bir çiçek bahçesi ve kırkılmış, gümüş ağlı bir çir çalıçit, bunların da ardında çiğ taneleriyle solmuş, biçilmiş gri çimler uzanmaktaydı. Görünürlerde hiç söğüt ağacı yoktu. "Günaydın neşeli dostlarım!" diye bağırdı Tom, doğu penceresini sonuna kadar açarak. İçeri yapmur kokulu serin bir hava doldu. "Bakıyorum da, güneş bugün yüzünü pek göstermeyecek. Gri şafak doğduğundan beridir, rüzgarı ve havayı koklaya koklaya, ayağımın altında ıslak çimenler, tepemde ıslak gökyüzü, tepe başlarında sıçrayarak dör bir yanı dolaştım. Pencerenin altında şarkı söyleyip Altınyemiş'i uyandırdım; ama hobbit halkı sabahın erkeninde hiç bir sese uyanmıyor. Küçük halk gece karalınta kalkıyor, ışık geldikten sonra uyuyor! Traylay lom! Uyanın artık neşeli dostlarım! Gece seslerini unutun! Traylay lom da lom! Lay lay lo yiğitlerim! Eğer hemen gelirseniz hazır bulursunuz masada kahvaltıyı. Geç kalacak olursanız bulursunuz yağmur suyu ile otları!" Tom'un tehdidi pek öyle ciddiye benzemese de, hobbitlerin bir an önce kahvaltıya oturduklarını ve sofradan oldukça geç masa artık boşalmaya başladığında kalktıklarını söylemeye gerek yok. Ne Tom, ne de Altınyemiş vardı ortalıkta. Tom'un evinde içinde dolandığı, mutfakta takırtı tukurtu yaptığı, merdibenlerden inip çıktığı ve dışarıda orada burada şarkı söylediği duyuluyordu. Oda batıya, sis bulutlarıya kaplı vadiye doğru bakıyordu ve penceresi açıktı. Yukardaki saz damın saçaklarından su damlıyordu. Daha onlar kahvaltılarını bitirmeden bulutlar deliksiz bir tavan oluşturacak şekilde birleşti ve düz gri bir yağmur yavaş yavaş ve aralıksız inmeye başladı. Orman tümüyle yağmurun derin perdesinin ardına gizlenmişti. Onlar pencereden bakarken, yukarda şarkı söyleyen Altınyemiş'in sanki yağmurla gökyüzünden akıyormuş gibi yumuşacak dökülen berrak sesi geldi. Bir iki kelime duyabiliyorlardı, fakat şarkının yaylalardaki bir pınardan çıkıp ta aşağılarda Deniz'e dökülen bir nehrin öyküsünü anlatan, kuru tepelerdeki sağanaklar kadar tatlı bir yağmur şarkısı olduğunu anlamışlardı. Hobbitler sevinçle şarkıya kulak verdiler; Frodo'nun gönlü coştu ve içinden o müşfik havayı kutsadı, çünkü hava onları gitmekten alıkoymaktaydı. Kalktığı andan itibaren gitme düşüncesi tüm ağırlığıyla üzerine çökmüştü; fakat artık o gün daha ileri gidemeyeceklerini tahmin ediyordu. Yükseklerdeki rüzgar Batı'ya çöktü; daha kalın ve ıslak bulutlar yuvarlanarak toplanıp, yüklendikleri yağmuru Yaylaların çıplak başları üzerine boşaltmaya koyuldular. Evin etrafında, düşen yağmurdan başka bir şey görmek mümkün değildi. Frodo açık duran kağının yanında dikilip beyaz kireç yolun minik bir süt deresine dönüşerek vadiye doğru köpüre köpüre akmasını seyretti. Tom Bombadil sanki yapmuru başında kovarmış gibi kollarını sallayarak koşar adımla evin köşesinden dönüp geldi - ve gerçekten de eşikten atlayıp girdiğinde, çizmeleri hariç oldukça kuru görünüyordu, Çizmelerini çıkarıp ocağın köşesine koydu. Sonra en büyük koltuğa oturarak, hobbitleri etrafına çağırdı. "Bugün Altınyemiş'in çamaşır ve sonbahar temizliği günü," dedi, "Hobbit halk için biraz fazla ıslak - onlar gırsatını bulmuşke biraz dinlensin! Uzun öyküler anlatmak, sorular sorup cevaplar almak için güzel bir gün bu, öyleyse lafı Tom açacak." Sonra da bir sürü dikkate değer öykü anlattı onlara, bazen sanki kendi kendine konnuşurmuş gibi, bazen kalın kaşları altındaki parlak mavi gözlerini aniden onları dikivererek. Sesi sık sık şarkıya dönüşüyor, koltğundan kalkıp etrafta dans etmeye başlıyordu. Onlara arılardan, çiçeklerden, ağaçların huylarından, Orman'ın garip yaratıklarından, hayırlı-hayırsız şeylerden, dost olan-olmayan şeylerden, zalim-merhametli şeylerden, böğürtlen çalılarının altına saklanan gizlerden öyküler anlattı. Dinledikçe, Orman'ın yaşamlarını kendilerinden ayrı olarak anlamaya başladılar ve hatta her şeyin yerli yerinde olduğu bu ortamda kendilerinin yabancı olduğunu hissettiler. Yaşlı Söğüt Adam sürekli olarak Tom'un öykülerine girip çıkıyordu; Frodo artık tatmin oalcak kadar çok şey öğrenmişti, hatta gerektiğinden fazlasını, çünkü bu iç rahatlatacak bir irfan sayılmazdı. Tom'un sözleri ağaçların yüreklerini ve düşüncelerini çırılçıplak önlerine sermişti: Çoğunlukla karanlıktılar, tuhaftılar; yeryüzünde serbestçe dolaşan şeylere, kemiren, ısıran, kıran, çenten, yakan şeylere, kısacası zararlı ve mütecaviz şeylere karşı nefret yüklüydüler. Buraya Yaşlo Orman demeleri sebepsiz değildi çünkü gerçekten de kadim, unutulup gitmiş engin ormanlardan hayatta kalabilmiş bir ormandı; içinde hala ağaçların dağlar kadar yavaş yaşlanan atalarının ataları yaşıyor be kendi hükümdarlık zamanlarını hatırlıyordu. Saymakla bitmeyecek bunca yılda içleri gurur, köklü bir irfan ve garaz dolmuştu. Fakat hiçbiri Ulu Söğüt'ten daha tehlikeli değildi: Onun kalbi çürümüştü ama kuvveti hala yeşildi; kurnazdı, rüzgarlara hakimdi, şarkısı ve düşünceleri nehrin iki yanındaki ormanda dolanıp duruyordu. Haris gri ruhui topraktan kudret çekip Çalıçit'ten Yaylalar'a kadar ince kılcal kökler gibi yere, görünmeyen dal dal parmaklarla da havaya yayılarak, neredeyse Orman'ın bütün ağaçlarını hakimiyeti altına almıştı. Birdenbire Tom'un sohbeti ormanları bıraktı ve genç dereden, köpüklü şelalelerden, çakıl taşlarından ve yıpranmış kayalardan, sık çimenler arasındaki minik çiçeklerden, ıslak çatlaklardan sıçrayıp en sonunda Yaylalar'a ulaştı. Büyük Höyükler'i, yeşil tepecikleri, dağlardaki ve dağların arasında yatan çukurlardaki taş çemberleri dinlediler. Sürü sürü koyunlar meleşti. Yeşil duvarlar, beyaz duvarlar yükseldi. Tepelerde kaleler vardı. Küçük krallıkların Kralları birlikte savaşıyorlardı ve genç güneş, yeni ve tamahkar kılıçlarının kırmızı metali üzerinde ateş gibi yanıyordu. Zaferler ve yenilgiler geçti; kuleler devrildi, kaleler yandı, alevler göklere yükseldi. Ölmüş kral ve kraliçelerin anıt mezarları üzerine altınlar yığıldı, üzerlerine tepeler örtüldü ve taştan kapılar kapatıldı; hepsinin üzerinde otlar bitti. Bir süre koyunlar otları yiyerek üzerlerinde dolaştılar, fakat çok geçmeden tepeler yine boşaldı. Uzaklarda, karanlık yerlerden bir gölge çıkagelmişti ve höyüklerin içindeki kemikler kıpırdandı. Höyüklü kişiler, soğuk parmaklarda yüzüklerin ve rüzgarda altın zincirlerin şakırtısıyla çukurlarda yürüyorlardı. Topraktan çıkan yaş çemberler ay ışığında kırık dişler gibi sırıtıyordu. Hobbitlerin tüyleri ürperdi. Orman'ın gerisindeki Höyük Yaylaları'nda bulunan Hmyüklü kişilerin söylentileri Shire'da bile duyulmuştu. Fakat bu, hiçbir hobbitin ta uzaklarda rahat bir ocak başında bile dinlemekten hoşlandığı bir öykü değildi. Bu dört gobbit de, bu evin neşesinin zihinlerinden silmiş olduğu şeyi yeniden hatırlayıverdiler birdenbire: Tom Bombadil'in evi, tam o korkunç tepelerin eteklerinde yuvalanmıştı. Tom Bombadil'in öyküsünün ucunu kaçırıp birbirlerine bakarak husursuzca kıpırdandılar. Tekrar sözlerine kulak verdiklerinde, Tom artık onların hafızalarını da bilinçli düşüncelerini de çok aşan yavancı bölgelerde, dünyanın daha geniş olduğu, denizin batı Sahil'ine kadar dümdüz akıp gittiği zamanlarda dolanmaktaydı; derken daha da gerilere, sadece Ata Elfler'in uyanık olduğu ve Tom'un geçmiş zaman yıldızları altında şarkılar söylediği çağlara kadar uzandı. Sonra birdenbire sustu ve sanki uyuyakalacakmış gibi başının önüne düştüğünü fark ettiler. Hobbitler büyülenmişçesine kıpırdanmadan oturuyorlardı; sanki onun sözlerinin büyüsü altında rüzgar durmuş, bulutlar kurumuş, gün çekilmiş, doğudan ve batıdan karanlık gelmiş ve bütün gökyüzü beyaz yıldızların ışığıyla dolmuştu. Bir günün mü sabahı ve akşamı geçmişti, yoksa birçok günün mü, bilemiyordu Frodo. Acıkmamıl, yorulmamış, yalnızca içi hayretle dolmuştu. Pencereden yıldızlar parlıyordu ve göklerin sükuneti onu çepeçevre sarmış gibiydi. Sonunda merakın ve o sükunetten duyduğu ani korkudan, konuştu: "Siz kimsiniz Efendim?" "Hı, ne?" dedi Tom doğrularak ve gözleri kasvetin içinden parıdlayarak. "Daha benim adımı öğrenemedin mi?" Tek cevap o. Sen bana söyle, sen kimsin, böyle tek başına sen olarka, isimsiz? Ama sen gençsin, ben ise yaşlıyım. Ben neyim biliyor musun, en yaşlı olanım. Lafıma mim koyun dostlarım: Tom, negir ile ağaçlar henüz yokken buradaydı; Tom ilk yağmur damlasıyla ilk meşe palamudunu hatırlıyor. O Büyük Ahali'den önce patikalar açtı ve Küçük Ahali'nin gelişini gördü. O, Krallardan, mezarlardan ve Höyüklü Kişiler'den önce de buradaydı. Denizler eğrilmeden elfler batıya geçtiklerinde, Tom çoktan burada vardu. Yıldızlar altındaki karanlığı, korkunun bilinmediği zamanları gördü o - Karanlıklar Efendisi Dışarı'dan gelmeden önceki zamanları." Pencerenin yanından bir gölge geçmiş gibi oldu ve hobbitler telaşla dışarı baktılar. Tekrar başlarını çevridiklerinde, gerideki kapıda ışık ile çevrelenmiş Altınyemiş durmaktaydı. Getirdiği mumu esintiye karşı eliyle siperlemişti; ışık, aynı beyaz bir kabuktan süzülen güneş ışığı gibi, elinin içinden süzülüyordu. "Yağmur durdu," dedi; "yıldızların altında tepeden aşağıya yeni sular akıyor. Haydi artık gülüp mutlu olalım!" "Ve yiyip içelim!" diye bağırdı Tom. "Uzun öyküler susatır. Uzun uzun dinlemek de acıktıran bir iştir, sabah, öğlen, akşam!" Bu sözle birlikte koltuğundan fırlayarak bir sıçrayışta şömine rafından bir mum aldı, Altınyemiş'in tuttuğu alevle yaktıktan sonra masanın etrafında dans etti. Aniden kapıdan zıplayarak geçip gözden kayboldu. Elinde kocaman ve dolu bir tepsiyle çabucak geri döndü. Sonra tom ile Altınyemiş sofrayı kurdular; hobbitler de yarı hayret, yarı kahkahalar içinde onları izlediler: Altınyemiş'in zarafeti öylesine güzel, Tom'un zıplayıp hoplaması öylesine neşeli ve garipti ki. Ama yine de, birlikte dans örer gibiydiler, odaya girip çıkıyorlar, masanın etrafında dönüyorlar ve asla yolları çatışmıyordu; böylece büyük bir hızla yiyecekler, kap kacaklar ve ışıklar bir düzene sokuldu. Raflar sarı ve beyaz mumlarla ışıl ışıl olmuştu. Tom konuklarını epilerek selamladı. "Yemek hazır," dedi Altınyemiş; hobbitler şimdi onun beyaz bir kuşak takıp, gümüş renklerine bürünmüş olduğunu gördüler; ayakkabıları da balık pulları gibiydi. Tom ise yağmurun yıkadığı unutmabeniler gibi tertemiz maviler içindeydi ve yeşil çorapları vardı. Bu öncekinden de iyi bir akşam yemeğiydi. Hobbitler Tom'un sözlerinin büyüsü altındayken bir değil birkaç yemeği de kaçırmış olabilirlerdi, fakat yiyecekler önlerine gelir gelmez sanki bir haftadır hiçbir şey yememiş gibi hissettiler kendilerini. Bir süre şarkı sylemediler, hatta konuşmadılar bile ve pür dikkat tabaklarına eğildiler. Fakat bir vakit sonra yürekleri ve ruhları tekrar açıldı, sesleri şenlik ve kahkahayla çınladı. Yemeklerini yedikten sonra Altınyemiş onlara bir sürü şarkı söyledi, neşeyle dağlarda başlayıp yavaşça sessizliğe dökülen şarkılardı bunlar; bu sessizliklerde hayallerini bildikleri bütün sulardan daha engin sular ve göller dolduruyor, bunlara baktıkça altlarında gökyüzünü ve değerli taşlar gibi derinlerdeki yıldızları görüyorlardı. Sonra Altınyemiş yine hepsine teker teker iyi geceler dileyerek onları ocak başında bırakıp gitti. Fakat Tom artık tamamen uyanmış görünüyordu ve hobbitlere soru üzerine soru sormaya koyuldu. Zaten onlar ve aileleri hakkında birçok şey biliyor gibiydi; hatta Shire'ın hobbitlerin bile pek hatırlayamadığı kadar geçmiş tarihini ve olup bitenlerin çoğunu biliyordu adeta. Bu artık onları hayrete düşürmüyordu; yine de Tom, son bilgileri genellikle Çift |