Ter içindeydi. Önceki günü, peşinden gelen diğer bir yeni güne bağlamıştı; dışarıdan kuş sesleri geliyordu. İlk ışıklar daha henüz kaynağının yerini onu görmeye çalışanlara belli etmeye başlamıştı; fakat, bulundukları odanın kadim kara duvarları bunu hiç hissetmemişti ve ilelebet de hissedemeyecekti. Yalanın yeni güne doğuşuydu o aslında, her sabah etrafı binbir ışık huzmesine boğup ışıksız olan gerçekliği aydınlatarak karanlığı karartandı. Fuzuliydi. Ne gerek vardı şimdi alışılmış düzene yeni kurallar getirmeye? Çünkü asıl gerçeğin rengiydi o; bütün endamı ve asaletiyle simsiyahtı. Hiçbir aydınlatıcı unsur ile, yapay hiçbir kaynak ile rahatsız edilmiyordu. Nedeni işte buydu onu bu denli gerçek kılan. Işık bile ona dokunamıyorken onun yandaşları, yani onu ve yaratıcısını asıl hissedenler, sonsuz özgürlüğün semalarında kanatlarını huzur ile doldurarak yükseliyorlardı. Ta ki uykularını getiren şafak, mehtaba dokunana kadar. Ve nitekim yatma vakti onlar için gelmişti.
Uykusuzluğun baş döndürücü saatlerini yaşıyordu Tuncay da; her ne kadar diğer insanlar az sonra uykularından uyanarak her gün bıkmadan ve usanmadan çevirdikleri kısır döngülerindeki rollerinin gerekliliklerini yerine getireceklerse de. Fakat şimdi düşündüğünde, birkaç saat önce odasında duman sisinin ortasında oturan Tuncay kadar uykulu değildi. Sigarasız geçirdiği dakikalar, kalbinin pompaladığı kanın içerdiği oksijene de yansımıştı. Akciğerlere nispeten daha temiz olan havayı çekmek, normal bir insanın anlayamayacağı bir rahatlık olsa gerekti. Tabii yaptığı işin gereğince burnuna dolan koku yelpazesinin açısı da halktan herhangi birininki ile kıyaslanamazdı. Kan kokusu da buna dahildi. Donmuş cesedin üzerindeki ağır koku, serum kokusu, kanayan burnundaki taze koku, ellerine saatler öncesinde bulaşan kanın kokusu, kesik bir yaradan akıp ayakkabının tamamını dolduran pıhtılaşmış kanın kokusu ve üstüne üstlük hepsinin tatları da dilinde yer etmişti. Bazen neden trafik polisi olmadığını yada berberlik yapmadığını düşündüğü olmuyor değildi. Karşısındaki kıza baktı bir süre, şans eseri Julia da bu süre zarfında konuşmamıştı. Tuncay ona bakarken berberliğin aslında hiç de fena bir meslek olmadığını düşündü.
-“Beni şaşırtmıyorsun.” Sesi sıradan ve ifadesizdi. Ama buna rağmen konuştuğu kişinin ruhunu okşayacak tınılar, beraberinde adeta çağlayandan damlayan her bir su damlası gibi dalgalandırıyordu dinleyeninin duygularını. Bu tavrı onu baştan beri alışılmadık ve enteresan kılmıştı zaten. Bu andan sonra yapmadığı bütün hareketler, onun aslında bir özürlü olup olmadığına dair şüpheleri körüklemekten öteye geçemeyecekti. Çünkü şu ana kadar çok fazla bir fiziksel aktivitede bulunmamıştı. Sadece konuşmuş, başını düzeltmiş ve ellerini yukarı kaldırmıştı. Bu yetmez miydi?
Tuncay’ın sözlerinden sonra ellerini tekrar indirdi ve dizlerinin arasında birbirine yapıştırdı. Başını da öne indirirken derin bir nefes aldı ve bıraktı, o esnada da iki yana sallandı oturduğu yerde. Ellerini kaldırıp masanın üzerine koyduğunda elleri birbirine bileklerindeki kelepçelerle bağlıydı.
-“Bu nasıl oluyor?! Az önce ellerini yukarı kaldırdın. Birbirlerinden ayrıydılar. Şimdi bu ellerindekiler de neyin nesi?”
Başını hafif kaldırıp gözlerini dedektifin gözlerine dikti Julia. Sesi bu kez arsız bir kız çocuğunun şımarık ifadesini andırırcasına yumuşak, sevimli ve hınzırcaydı: “Ama sen benim dediklerime inanmıyosun ki! Sana dakikalardır anlam veremediğin şeyler gösterdim ve bunların hepsi benim oyuncaklarım. Sevdiğim şey ise onlarla oynamak. Bileklerime kelepçe taktım. İstersen çıkartayım. Çıkartırım, ama, ne olur gözlerini kapat ve ben aç diyene kadar açma.” Tuncay gözlerini kırptı ve ikinci karede Julia denen kadını kelepçeyi parmağında çevirirken buldu. Bu kez konuşurken sesinin tonu az önceki çocuksu hava ile kıyaslanamayacak kadar normaldi: “İstersen ciddileşebilirim.” dedi. “Şimdi arkanı dön, ve sana az önce dediğim gibi kapıyı kendin için aç. İstersen bu anlam veremediğin şeylerin nasıl gerçekleştiğini yürürken konuşalım. Dediğim gibi yolumuz uzun.”
-“Dediğin olacak.” dedi Tuncay, başına gelebilecek her şeyi kabul edercesine. “Aslına bakarsan merakım gitgide artmaya başladı bu konuya dair. İnan seni gördüğüm andan itibaren ne yaptığım meslek, ne de bu meslekte elde ettiğim kıdemim aklımdan geçti. Ailemden söz ettiğinde bütün bunlar yerinden kayboldu. Anlamsız bir hüzün doldu gözlerime.” Sol eli titremeye başladı inanılmaz dakikliğiyle. “Bak! Elim de senin söylediğin gibi lanet bir şekilde kıpırdanmaya başladı... .. ..Her neyse. Bunun şimdi bir önemi yok. Pekala, haydi bakalım, tut elimden de götür beni istediğin yere. Anladığım kadarıyla yapacaklarımız bundan farklı değil, ha? Rüya ise gördüğüm en ilginç rüya, kabussa karşılaştığım en saçma kabustu bu. Ama eğer dediklerin doğruysa bunu beni öldürmen ihtimalini hesaba katarak kabul ettiğimi bilmeni isterim. Kandırıldım senin tarafından, bunu kabul ediyorum. Hem de çok saçma bir konuda ve mantıklı düşünüldüğünde asla gerçekleşme ihtimali olmamacasına.”
-“Ne demek istediğini tam anlamıyla anlıyorum. Evet, düşündüklerin gerçekten de çok doğal. Seni temin ederim ki yerinde olup da karşıma benim gibi bir “şey” çıksa, senin kadar anlayışlı olamayabilirdim. En azından belimdeki silaha güvenebilirdim. Nitekim belinde bir silah var. Neyse. Bu gerçekten de aynen senin dediğin gibi oldukça dokunaklı, alışılmadık ve çok saçma görünümlü. Haydi gidelim öyleyse, zira karına ve kızına daha fazla özlem duymak isteyeceğini sanmıyorum. Kapıyı açmanı istiyordum ya, eğer üşenirsen açmayabilirsin. Bu yalnızca bir simgeydi. Sen kapıya yönelirken ben de kazandığım zamanla gidip hazırlanacaktım. Çünkü senin yanında bu kadar açık saçık dolaşmayı pek istemiyorum” güldü. “Aslında zamanın gerçekten de kazanılabileceğini sanıyorsun, değil mi? Bu kavramı kaybedeli uzun zaman oldu benim için. Zaman kazanılıp kaybedilen bir şey değildir aslında. Zaman akar. Sen o anda ne yapmak üzereysen o gerçekleşir ve zaman, kendini bağlayan halkalar boyunca akar. O sadece kontrol edilebilir. Bu biraz zorlayıcı bir deneyimdir ve şundan emin olabilirsin ki, bunu benim gibi sen de yapabilirsin. Ah, pardon. Yapabilirdin demeliydim. Bunu kaybetmeme ve benden başka kimsenin eline geçmesine izin vermeyecek kadar bencil biriyim, itiraf ediyorum. Ama böyle bir özelliğe sahip olan birinin bunu kaybetmeyi isteyecek olmasını düşünemiyorum bile. Bunların ne anlama geldiğini de hayal ettiğini sanmıyorum. Biraz sonra anlatacağım sana ve hepsi yerli yerine oturacak, bundan eminim. Ama istersen bunu uzun yolculuğumuza saklayalım. Çünkü az önce de dediğim gibi; yürüyecek çok uzun bir yolumuz var.”
Tuncay artık yeni tanıştığı bu kadına dair karşılaştığı hiçbir şey hakkında mantık yürütmemeyi kabul etmişti. Zira kız sandalyeden kalkıp yanına geldiğinde ellerinde kelepçe yoktu. Yerde ise kıza ait bir gölge bulunmuyordu. Kendi gölgesine baktığında ise bacaklarını, kollarını ve başını oynattığı halde hareketsiz biçimde olduğu yerde durduğunu fark etti. Dikildiği yerden uzaklaştı, ve gölgesi onunla beraber gelmedi.
Julia onun yanına gelip elini tuttuğunda üstünde uzun kollu siyah bir gömlek, bacaklarında ise mavi bir kot pantolon vardı. Ayakları çıplak, yüzü makyajsız ve saçları kan rengindeydi. Yüzünü önce kıza çevirip üzerindekilere dikkat ettikten sonra tekrar gölgesine baktı Tuncay. Hislerine göre şu an ağlaması lazımdı. Hatta ağlamalıydı, çünkü gözlerinde yaşların biriktiğine dair hisler vardı. Ama hayır! Gözyaşları çıkmıyordu. Sentezlendikleri yerden akıp göz kapakları ıslanmıyordu. Damlamayacaktı da ardından. Dudakları her ne kadar küçük bir çocuğun ağlamaklı ifadesi kadar büzülmüşse de işte gözlerinden gözyaşı çıkmıyordu. İfadelerini bile kaybetmişti gördüklerinin ardından.
Sonra Julia elleriyle çenesine dokundu karşısındakinin ve son bir cümle daha kurdu odadan çıkmadan evvel: “Şaşırma artık!”
Yorumlar (2)
İlk sayfayı okuyabildim henüz ama zamanım olur olmaz tümünü de okuyacam. Ve eminim diğer sayfalar da bunun kadar güzeldir.
okudukça okuyucuyu içine çeken bir hikaye bu. Gittikçe bağımlılık artıyor bir çırpıda okumak istiyoruz. Nasıl beceriyorsun bunu? Tebrikler...