“Beş, altı, yedi...”
Sekizinci katta durup derin bir nefes aldı. Sağ taraftaki kapıyı çaldı. Bir iki saniye sonra içeriden ayak sesleri geldi, bir an kapının arkasında sessizlik oldu. Ardından kapı açıldı ve kapıyı açan kişi umursamaz adımlarla salona, bilgisayarının başına döndü.
Ayakkabılarını çıkarıp içeri geçen kumral genç; yüzünde önemli kararlar almak üzere olan bir adamın ifadesi ile hızla salona geçti. Bilgisayar başında oturmuş kahvesini yudumlayan, uzun boylu, kısa kırmızı şortlu, uykusuz olduğu her halinden belli olan esmer gence, heyecanını gizleyemeyen bir sesle:
“Ekrem, harika haberlerim var!” dedi.
Gözlüklerinin üstünden, kapıda elinde bir gazeteyle soluk soluğa dikilen arkadaşına bakan Ekrem:
“Hayırdır ne oldu?” diye sordu pek önemsemeyerek.
Kumral genç, Serkan, cevap vermeden önce bir süre Ekrem’e baktı. Krem rengi berjere kurulup bir sigara yaktı. Ekrem’in bu umursamaz tavrından vazgeçip meraklanmasını istiyordu. Elindeki gazeteyi açıp bir ilanı yüksek sesle okudu:
“Acilen satılık, İstanbul Dağdelen’de Hacıoğlu Caddesinde üç katlı bina, zemini dükkân.”
Ekrem ansızın yerinden fırlayıp gazeteyi kaptı. Serkan’ın okuduğu ilanı bulup bir de kendisi okudu. Sonra bir daha okudu. Serkan’a şaşkınlıktan ve mutluluktan kocaman açılmış gözlerle bakarak:
“Ulan şansın böylesi de olamaz be!” diye haykırdı.
“Bu ne biliyorsun değil mi Eko?”
“Serkan oğlum bu bizim dönüş biletimiz yahu!”
Bir süre hiçbir şey konuşmadan İzmir’in harika siluetini seyrettiler. Bu, daha çok bir vedalaşma gibiydi.
Serkan ve Ekrem dört yıldır İzmir’deydi. Çocukluklarının geçtiği İstanbul’un Dağdelen semtinden liseyi bitirince ayrılmak zorunda kalan iki arkadaş, üç senelik bir yurtdışı seyahatinden sonra askerliklerini yapıp Ege Üniversitesi’ni kazanınca, İzmir’de bir daire tutup burada yaşamaya başlamışlardı. İkisi de sürekli İstanbul’a dönecekleri günün hayalini kuruyorlardı. Bu nedenle İzmir’de çok fazla arkadaş edinmemiş, ama yaptıkları ‘özel hizmetler’ sayesinde güçlü bağlantılara sahip olmuşlardı.
İzmir’de bütün önemli iş adamları tarafından ‘bir şekilde’ tanınıyorlardı. Yine bu ‘özel hizmetler’ sayesinde lüks otomobilleri, daireleri, teknolojinin cömert davrandığı bilgisayar ve iletişim sistemleri vardı. 26 yaşında çoğu kişinin sahip olamayacağı bir servete sahiptiler. Fakat onların hayalinde, çocukken mahalle arkadaşlarıyla açmak için birbirlerine söz verdikleri kafe&restoran vardı. Serkan ve Ekrem, yaklaşık dokuz yıldır görmedikleri eski okul arkadaşları Koray, Burak, Burcu ve Ebru’yu görmek için sabırsızlanıyordu.
“Ne kadara satıyorlar binayı?”
“Yedi yüz bin dolar istedi. Nakit vereceğimi söyleyip diretince beş yüz bine kadar düştü.”
“Bizde ne kadar var?”
“Altı yüz kadar.”
Ekrem de bir sigara yaktı. Serkan, Ekrem’in ne düşündüğünü az çok tahmin edebiliyordu:
“Bütün işlemleri masrafları falan o karşılayacak. Binayı senin adına satın alıyorum. Ne de olsa senin daha temiz bir hayatın var.”
Ekrem bir an sevinçten ne diyeceğini bilemedi. Serkan’ın ona bu kadar güvenmesi onu çok sevindirmişti. Dört yıllık birikimlerini Ekrem’e emanet ediyordu bu kararla Serkan.
Serkan:
“Hemen bugün gidelim anasını satayım. Yarın orada oluruz.” diye yanıtladı.
Ekrem, Serkan’ın bu konudaki heyecanını anlıyordu, fakat henüz yarım kalmış işleri vardı İzmir’de. Öncelikle daha diplomalarını almamışlardı, diploma törenine daha üç hafta vardı. Ama ondan önemlisi bahsi geçen beş yüz bin doları toplamaları birkaç gün sürebilirdi. Ekrem bunu düşünerek sordu:
“Seko, sevincini bölmek istemem ama beş yüz bin doları toplamamız biraz zaman alabilir.”
Serkan gizemli bir tebessümle Ekrem’e baktı:
“Sen hiç merak etme, ben hepsini hallettim.”
Ekrem, hiçbir şey bilmediğini fark etti aniden. Serkan’ın elindeki gazeteyi alıp bir daha inceledi:
“Oğlum bu beş günlük gazete!” dedi her şeyi daha iyi anlayarak.
Serkan beş gündür kendisinden gizli eve dönüş planları yapıyordu. Binayı satan adamla görüşüp anlaşmaya varmış, bütün birikimlerini Tuzsuz’dan çekmişti.
Tuzsuz, İzmir’in önemli yeraltı hizmetkârlarındandı. Gözlerden uzak durması gereken para ve kritik önem taşıyan eşyaları para karşılığı saklardı. Serkan da birikimini sorgu sualden korumak için Tuzsuz’a emanet ediyordu.
“Anlaşılan sen her şeyi ayarlamışsın, her zamanki gibi...”
Serkan pis pis sırıtıyordu:
“Sen sadece neleri alıp neleri bırakmak istediğini söyle.”
Ekrem bir an düşündü. Oturdukları daire hediyeydi, bindikleri otomobiller hediyeydi, bilgisayarları hediyeydi. Bunları satmak hediye sahiplerine karşı saygısızlık olurdu. Bütün eşyaları bir kamyonla taşıtıp daireyi sahibine nazikçe iade etmek en doğrusu olacaktı.
“Bence yükte hafif, pahada ağır olan her şeyi alalım, daireyi de Ragıp Kesmen’e uygun bir dille iade edelim. Cipe en önemli eşyaları koyarız, bilgisayarı ve ‘ekipmanları’. Ben ciple giderim. Sen de Peugeot’a atlar gelirsin. Geri kalanını da tanıdık bir nakliyat şirketi arkamızdan gönderir.”
“Mesela kim?”
“Mesela Cüneyt Haklı.”
Cüneyt Haklı, büyük bir nakliyat şirketinin patronuydu. İki yıl kadar önce bir ihaleden çekilmesi istenmiş, çekilmeyince de rakipleri tarafından küçük kızı kaçırılmıştı. Bunun üzerine devreye giren Serkan ve Ekrem, küçük Aleyna’yı kaçırıldığı depodan kolaylıkla kurtarmıştı.
“Evet, Cüneyt Haklı.”
Kısa bir süre gülüştüler. Ekrem bilgisayarın başından kalkıp banyoya girdi. Duş alıp bir haftadır kesmediği sakallarını tıraş etti. Ardından odasına geçip en sevdiği beyaz gömleğini ve krem rengi keten pantolonunu giydi. Serkan da bu sırada duşa girip yıkandı. Elbise dolabında sıra sıra beş çift bulunan siyah polyester eşofmanlarından, geniş omuzlarını ve belirgin kaslarını ortaya çıkaran askılı dar beyaz tişörtlerinden giydi.
Ekrem klasik giyinmeyi ne kadar seviyorsa, Serkan da eşofman ve kolsuz tişörtle gezmeyi o kadar seviyordu. Bu nedenle birlikte gezerlerken tuhaf bir manzara ortaya çıkıyordu. Ekrem, asaleti ve gücü iki yakasında taşırken; Serkan da asiliğin ve özgürlüğün simgesi gibiydi.
Tekrar salonda buluşup, Ekrem’in önceki akşam yaptığı zeytinyağlı fasulye ve pilavla karınlarını doyurdular.
“Ben her şeyi hazırladım Eko. Sen sadece sevdiğin eşyaları topla, orada işleteceğimiz kafeyi düşün.”
“Seko, şimdi biz oraya gideceğiz ya...”
“Evet?”
“İzmir’den ayrılacağız ya...”
“Evet?”
“Hacı biz orada ne yapacağız gerçekten?”
Serkan soruyu tam anlamamıştı:
“Kafe işleteceğiz işte.”
“Tamam, onu biliyorum da...”
Serkan, Ekrem’in ağzında ne gevelediğini çözmeye çalışıyordu:
“Oğlum sen ne demek istiyorsun?”
“Oğlum sen kıdemli bir macera adamısın, ee az buçuk ben de, bu kadar olaydan sonra bütün gün yazıhanede oturup, müşterilerle ilgilenmeyi senin gözün yiyor mu onu merak ediyorum ben.”
Serkan da bir an düşündü. Yurt dışında olsun, askerde olsun, İzmir’de olsun, başlarını sokmadıkları bela, girmedikleri cehennem, çekmedikleri acı, kurtarmadıkları masum kalmamıştı. Şimdi bütün bunları bir kenara bırakmak, Serkan’ın da içini burmuştu birden. Maceranın ve heyecanın karşı konulmaz zevkini, eski dostların muhabbetine değişebilecekler miydi acaba?
“En azından deneyeceğiz hacı. Olmadı orada da kurcalayacak birkaç akrep yuvası buluruz.” dedi gülerek.
Kırmızı spor araba ve arkasındaki lüks cip; üç katlı, krem rengi, genişçe bir binanın önünde durduğunda hava kararmak üzereydi. Serkan ve Ekrem önemli ve gizli kalması gereken eşyalarını cipe yükleyip, sabaha karşı İzmir’den çıkmış, sıkıntısız bir yolculuğun ardından İstanbul’a ertesi akşam kazasız belasız varmışlardı.
Binanın orta yaşlı, orta boylu, hafif göbekli, seyrek saçlı sahibi Serkanları kapıda karşıladı.
“Hoş geldiniz.”
Yüzündeki biçimsiz gülümseme, bu hürmetin Serkan’a ve Ekrem’e değil 500.000 Amerikan dolarına olduğunu fazlasıyla belli etmekteydi. Yine de Serkan gülümseyerek indi üstü açık spor arabasından:
“Hoş bulduk Zihni Efendi. Nasılsın?”
“Hamd olsun iyiyim. Sizler nasılsınız?”
Ekrem araçtan inmemişti. O, işlemler bitene kadar araçta eşyaları bekleyecekti. Birkaç metre uzaktaki Zihni’ye hafifçe kafasını eğerek selam verdi. Serkan:
“Biz de iyiyiz çok şükür.”
Zihni hemen Serkan’ın koluna girip binanın giriş kapısına doğru yürümeye başladı:
“Gel sana binayı gezdireyim genç adam...”
Serkan orta yaşlı göbekli bina sahibiyle içeri girince, Ekrem hayran gözlerle eski mahallesini süzmeye başladı. O zamanlar bir dünya kadar geniş gelen Hacıoğlu Meydanı, şimdi ne kadar da küçülmüştü gözünde. Meydanda çamur içinde top oynayan altı yedi yaşındaki çocukları görünce çocuklukları aklına geldi. O meydanda Serkan ve diğerleriyle az mı top oynamış, az mı düşüp dizlerini kanatmıştı? Neşeli Restoran ve Muammer Bakkal hariç görünürde eski esnaftan eser yoktu. Eskiden kasap, manav, börekçi olan dükkânlar şimdi internet kafe, bilardo, bilgisayarcı olmuştu. Cadde de asfaltlanmış, kaldırımları düzene kavuşmuştu.
Ekrem bunları düşünürken arka taraftan gelen gürültülerle irkildi. Dikiz aynasından baktığında, siyah takım elbiseli üç tane iri yarı adamın yaşlı bir adamı sıkıştırdığını gördü. Bir süre onları izledi; ancak beyaz saçlı yaşlı adam, siyah takım elbiselilerden yediği tokatla yere kapaklanınca kendini tutamayıp araçtan indi. Hızlı adımlarla olay yerine ilerledi. Bu sırada olan biteni anlamaya çalışıyordu. Yaşlı adamı yerden kaldırmaya çalışan genç, güzel bir kız; ruhsuz bakışlarla kendisine bakan siyahlı karanlık adamlara nefretle bağırıyordu:
“Ulan Allah’tan korkun be! Yazıklar olsun!”
Bu mafya kılıklı adamların elebaşı olduğu her halinden belli olan, kirli sakallı, iri cüsseli, esmer adam, genç kıza vurmak için kaldırdığı elinin birden engellendiğini hissetti.
“Kimsin lan sen?” diye bağırdı.
Ekrem oldukça sakin bir sesle cevap verdi:
“Kim olduğumu geç de, niye vuruyorsun yaşlı adamcağıza?”
O bunu söylerken diğer iki kişi de reislerinin yanında yerlerini almıştı. Elebaşılarının da konuşup anlaşmaya hiç niyeti yoktu:
“Sana ne ulan!” diye bağırıp elini bu sefer Ekrem’e vurmak için kaldırdı.
Fakat beklemediği sert bir yumruk karnına inince, bir an nefessiz kalıp iki büklüm oldu. Çenesine yediği ikinci yumruk da iri yarı adamı yere yıkmaya yetmişti. Arkasındaki iki kişi aynı anda Ekrem’in üstüne çullandı. Ekrem zarif bir hareketle bir adım geriye çekilip bu hareketleri boşa çıkardı. Ardından seri bir hareketle sağdakini yakalayıp kaldırarak omzunun üstünden yere savurdu. Baş başa kaldığı son adam bir an tereddüt edip Ekrem’le göz göze geldi. Bu birkaç saniye Ekrem’in siyahlı adamın karnına sert bir tekme atmasına yetmişti. Acı içinde yere kapaklanan adam, inleyerek olduğu yerde kaldı.
Bu sırada reisleri tekrar ayağa kalkıp cebinden bir bıçak çıkardı. Ekrem hemen bacaklarını gerip karnını sıktı. Bu haliyle en ufak bir harekete tepki vermeyi bekleyen bir kaplan gibiydi. Ve beklediği hareket geldi; adam, elindeki bıçağı Ekrem’in suratına doğru savurdu. Ekrem hemen geri eğilip bıçağı boşta bıraktı ve adamın kolunu yakalayıp omzunun üstüne aldı. Sert bir hareketle aşağı çektiği koldan bir çıtırdama sesi geldi. Dev gibi adam acı dolu bir nara attı. Ekrem kolunu bıraktığı adamı var gücüyle itti. Arkasında yerde yatanlardan birine takılan adam hızla yere düştü.
Artık pes eden adamlar tehdit ve küfürlerle olay yerinden uzaklaşırken, Ekrem’in gözlerindeki keskin bakışlar, kenardan olayı izleyen genç kıza ve yaşlı adama döndü.
“Siz iyi misiniz amca?”
Adam hayran gözlerle Ekrem’e bakıyordu:
“Sağ olasın evladım. Çok sağ ol”
Ekrem’in yüz ifadesi değişmiş, sevecen ve utangaç bir gülümsemeye dönmüştü. Aynı hayran gözlerle kendisine bakan sarı saçlı, kocaman mavi gözlü güzel kızı yeni fark ediyordu. Önce kısık gözlerle baktı bu güzel kıza. Ardından şaşkınlıktan kocaman açtı gözlerini:
“Burcu?”
Kız da şaşırmıştı.
“Evet, benim, siz?” dedi soran gözlerle.
“Beni tanımadın mı?” diye sordu Ekrem yüzünde mutlu bir gülümsemeyle.
Bu gülümsemeyi yıllarca unutmayan kız, bir anda şok olmuştu:
“Ekrem... Sen misin?”
Ekrem kollarını iki yana açtı. Burcu, özlem ve kavuşmanın mutluluğuyla sarıldı Ekrem’e. Az önceki sert görüntüsü kaybolmuş; sevimli ve tatlı bir kıza dönüşmüştü bir anda. Mavi gözlerinden iki damla yaş düştü Ekrem’in omzuna. Ekrem bunu hissedince çok derinden gelen bir sesle:
“Seni çok, ama çok özledim.” dedi.
Burcu cevap veremedi. Sadece yutkunmakla yetindi. Bu sırada arkasında duyduğu öksürük sesiyle irkildi Ekrem.
“Öhö öhö!”
Dönüp baktığında pis pis sırıtan Serkan’ı gördü. Burcu Ekrem’i hoş gülümsemesinden tanıdığı gibi Serkan’ı da bu ukala ve gamsız sırıtmasından tanımıştı.
Serkan gülerek yanıtladı:
“Ne dönmesi, hala erkeğim Allah’a şükür.”
Burcu gülerek sarıldı Serkan’a:
“Hiç değişmemişsin be kanka!”
Serkan Ekrem’e soran gözlerle bakıyordu:
“Hayırdır hacı, hemen eğlence bulmuşsun kendine?”
Burcu, kahveden bir yudum alıp anlatmaya başladı:
“Siz gittikten sonra burası çok değişti. Sıddık’ı hatırlıyorsunuz değil mi? Hani Serkan, mezuniyet balosunda perişan etmiştin.”
“Dayı Sıdo mu?”
“Evet... Siz gidince meydan ona kaldı. Zaten babasının mafyayla ilgisi olduğu söyleniyordu, bunu kullanıp esnafı haraca bağlamaya, vermeyenleri de canından bezdirmeye başladı. Polisinden belediyesine herkesi satın aldı resmen. Biliyorsun buraların en zengin ailesi onlardı. Caddenin aşağısında büyük bir bilardo salonu açtı, bütün pis işlerini orada yürütüyor...”
Burcu bir an eski güzel günleri hatırlayıp hüzünlendi.
“Siz varken her şey çok güzeldi. Siz gittiniz... Ebru gitti...”
Serkan birden lafa girdi:
“Ebru gitti mi?” diye beynine kan sıçramış gibi sordu.
Burcu, Serkan’ın bu dehşetini anlıyordu. Ne de olsa Serkan ‘mecburiyetten’ gitmeden önce Ebru ile büyük bir aşk yaşamışlardı.
“Evet, gitti. Depremde ailesini kaybetti. Bu arada söylemeyi unuttum, zaten fark etmişsinizdir, depremde caddedeki birkaç bina yıkıldı. Yerlerine Sıddık binalar diktirdi. Ebru da enkaz altından çıkarıldı.”
Serkan hüzün ve dehşet dolu gözlerle bakıyordu Burcu’ya. Burcu sadece:
“Üzgünüm Serkan...” diyerek anlatmaya devam etti, “Ebru’ya burs çıktı yurtdışında, orada okumaya gitti. Ben, Koray ve Burak bizim gruptan son kalanlardık. Burak da evlenip iki sokak aşağıya taşındı.”
“Vay çapkın, evlendi demek!”
“Evet, evlendi. Koray ise...”
Burcu bir an durup düşündü. Yüzündeki acı dolu ifadeden kötü bir şeyler olduğu belli oluyordu. Ekrem:
“Ne oldu Koray’a?” diye üsteledi.
Merakla Burcu’nun dudaklarından dökülecek kelimeleri bekliyorlardı.
“Öldü...”
“Öldü mü?” diye şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı Serkan.
“Daha doğrusu, öldürüldü.”
Serkan ve Ekrem’in şaşkınlıkları öfkeye dönmüş, kalkık kaşlar çatılmıştı:
“Ne demek öldürüldü?”
“Bir sabah kapısını çaldık, içeriden cevap gelmedi. Ertesi sabah yine gittik, yine ses yoktu. Ev sahibinden yedek anahtarı istedik, içip sızdığını sanıyorduk, son zamanlarında kumara ve içkiye takılır olmuştu. Elini yüzünü yıkayıp kendine getiririz diye düşünüyorduk. Kapıyı açtığımızda dehşet verici bir görüntüyle karşılaştık. Yüzü gözü dağılmıştı. Birileri Koray’ı öldürene kadar dövmüştü.”
Serkan ve Ekrem, gizemli bakışlarını birbirlerine çevirdi. Burcu da ne düşündüklerini anlamaya çalışıyordu. Sonunda Ekrem:
“Peki, suçlular yakalandı mı?”
“Hayır. En çok canımızı acıtan da buydu, ne polis, ne adli tıp hiçbir kanıt bulamadı.”
Serkan kahvesinden bir yudum alıp Ekrem’e baktı:
“Tamam, işte hacı, bak bir macerayı bıraksak o bizi bırakmıyor. Burada da oyalanacak bir şeyler bulmamız zor olmayacak görünüşe bakılırsa...”
Birinci Bölümün Sonu
Yorumlar (6)
Şuku arti rep
[:D][8)][;)][:)]
paşa gönlü kriterleri! Saygı Duyuyorum yaw! Tebrikler Erhan.
Erhan kutluyorum superdende ote bir calisma olmus.Umarim uzun bi hikaye olur.
erhan çok güzel, çalışmalarının devamını sabırsızlıkla bekliyoruz.
cidden çok güzel olmuş gözümü kırpmadan okudum valla:)