Kalkmak üzere olan vapura koşarak yetişip, ‘belki kızın biriyle kesişirim, ortam romantik olsun’ düşüncesiyle üst kattaki açık alana çıkar. Ancak burada kendisini hayalini kurduğu sarışın değil, Balkanlardan ve denizin buz gibi sularından gelen soğuk hava dalgası karşılar. Yarım saat boyunca böğrüne böğrüne yediği rüzgar, kısmi felç geçirmesine neden olsa da, birazdan gideceği mutlu, sevgi yumağı ortamı düşünüp bunu görmezden gelir.
Vapurdan indiğinde elindeki adrese bir daha bakan Tyler:
“Mühürdar Caddesi… hatırlıyorum ben burayı.” diyerek minibüslerin sahile indiği caddeden yukarı doğru çıkmaya başlar. Bir yandan da ‘sol taraftaydı galiba’ diye sayıklamaktadır. Oysa unuttuğu bir nokta vardır ki; Tyler Kadıköy’de gezmeyeli 7 yıldan fazla olmuştur. Vapurda geçirdiği kısmi felç, beyninin ‘adres sorma’ bölgesinde kısa devre yaptığından mütevellit, Tyler’ın bahtsız bedevi misali yolculuğu Boğaz Köprüsü’nün direklerini görene kadar devam eder.
“Lan yanlış mı geldik acaba?” şeklinde bir iç hesaplaşmaya girişmesi ve köprünün direklerine baktıkça tuhaf hislere kapılması, tam da bu ana denk gelmektedir. Bir süre Boğaz Köprüsüyle bakıştıktan sonra; beynindeki kısa devre ve gözlerinin önüne belirli aralıklarla gelen mavi ekran etkisini yitirince, köprüdeki görevli memurlardan birine Mühürdar Caddesi’ni sorar.
“Kadıköy’de o, sahilden çıkarken sağ tarafta.” yanıtıyla birlikte titrer ve kendine gelir. En yakın taksiye atlayıp başladığı noktaya geri döner ve bu sefer sağ taraftan yoluna devam eder. Ofisin olduğu binaya yaklaştığında, pastanenin birinden öfkeyle çıkan iri yarı bir adamı fark eder. Adam, elindeki poşeti ‘utanmıyorsunuz değil mi millete bozuk tatlı satmaya!’ diye bağırarak yere atar. Kalabalık dağıldıktan ve ortam sakinleştikten sonra Tyler, yerdeki poşeti –sadece meraktan- alır ve içine bakar. Adını bilmediği bir tatlıdan bir kiloya yakın bir miktar vardır paketlenmiş halde.
“Oh be sonunda şans yüzüme gülmeye başladı galiba.” diyerek poşeti yanına alır.
Ofise ulaştığında, kapının önündeki tabela, bir an dikkatini çeker. ‘Neden Murat abinin yerine Mine ablanın ismi yazıyor acaba kapıda’ diye bir an düşünür, ancak kapıyı tıkladığında içeriden gelen ayak sesleriyle irkilir.
Kapıyı, DOOM tişörtünden Murat Oktay olduğunu tahmin ettiği, otuzlu yaşlarında, kendi boyuna yakın, güleryüzlü fakat yılların yorgunluğunu ve acılarını bakışlarında saklayan biri açar. Tyler’la tokalaşırken nazik bir ‘hoş geldin’ der. Murat Oktay kapıdan çekilince, Tyler’a içeriyi görme ve hatta bizzat içeriye girme fırsatı doğar. Gördüğü manzarayla şoka giren Tyler, içeride iki yazar olmasına rağmen kapıyı neden patronun açtığını sorgulamayı unutmuştur bile.
“Eöhhh, şey… biz bunların baskılarını düzenliyoruz, bir de bazı eşantiyonlarını hazırlıyoruz. Şu gördüğün kısım da başlattığımız yardım kampanyasına destek olarak geldi.” diyerek kolilerin yarısından fazlasının olduğu bölgeyi işaret eder.
Bakışlarını diğer tarafa çeviren Tyler, ceylan derisi koltuklarda bilgisayar başında oturan, biri uzun boylu, uzun saçlı, sakallı, her bişeyli; diğeri sakalsız, saçsız iki yazarı incelemeye başlar. Murat Oktay:
“Bak bunlar forumdan abilerin, şu kedi kesenlere benzeyen Aykut abin, Nayt Raydır yani. Diğeri de Hasan abin, Jeymzdiın diye de görmüşsündür.” diye yazarlarını tanıştırır.
Tanışıp kaynaştıktan sonra Murat Oktay’ın masasının karşısındaki sandalyelerden birine geçen Tyler, bir an elinde tuttuğu poşeti hatırlar. ‘Bu sizin için’ diyerek masaya koyar.
Tatlı poşetini gören Murat Oktay, yüzündeki iştah dolu ifadeyi gizleyemeyerek teşekkür eder, hatta ‘ne zahmet ettin canım’ bile der. Tyler o an ‘yok ne zahmeti, hiç kasmadım kendimi, kucağıma düştü’ dememek için kendisini zor tutar.
Nayt Raydır, poşetin hışırtısını duyunca trans halinden sıyrılıp kafasını monitörden binbir güçlükle de olsa çevirip Murat Oktay’ın masasında duran tatlılara bakar.
“Aa tatlı mı gelmiş, çek bize de birer porsiyon.” şeklinde bir emir kipi kullanarak tekrar monitöre yönelir.
Murat Oktay hışımla yerinden kalkar. Tyler ‘aha tamam kan çıkacak, Allah rahmet eylesin Aykut abi’ diye düşünürken, Murat Oktay kahve makinesi, soğutucu ve su bidonunun olduğu tarafa yönelip birkaç plastik tabak alır. Dönerken ‘sen de ister misin Hasan’cıım’ diye sormayı da ihmal etmez. Fakat Jeymzdiın’ın kulaklarında biraz sorun olduğundan, bu soruyu koklayarak algılar ve evet anlamında başını sallar.
Neşeyle tabaklara servis yapan Murat Oktay, Tyler’ın neden yemediğini sorgulama gereği hissetmez. ‘Bari bir kahve ikram edeyim’ diyerek tekrardan plastik tabakları aldığı cenaha gider. Gözleriyle Murat abisini takip eden Tyler, birden az önce girdiği kapının arkasındaki yazıyı okuyup dehşete kapılır: “Çıkış diğer kapıdan!”
Gayri ihtiyari olarak gözleriyle odanın içinde başka bir kapı arayan Tyler, içeride pencerenin dışında başka çıkış yeri olmadığını görür. Pencerenin hemen üstündeki, üzerinde halen kan izleri bulunan klimayı ve kornişi de o an fark eder. Soğukkanlılığını korumaya çalışsa da, artık tek umudunun ne idüğü belirsiz o tatlılar olduğunun bilincindedir.
“Eheh, abi peki niye iki tane yazarın varken bütün işleri sen yapıyorsun? Çay, kahve, servis falan?”
“Olm bu paraya çalışan başka yazarı nerden bulucam, onlar yazsın yeter. Daha üç ay öncesinin kirasını ödeyemedik. İşler çok durgun bu ara, yoksa ben ister miydim erkek dergileriyle haşır neşir olayım. Üstelik bizim uğraştığımız sayıda bir Josie Maran bile yok, ühü ühü…”
“Bu ceylan derisi koltuklar nerden geldi peki abi?”
“Onlar yengenin çeyizinden, evde yer yoktu koyacak, bari ofise getirelim, yazarlarımıza konforlu bir ortam sağlayalım dedik.”
“Hmm anlıyorum, yazarlara çok önem veriyorsun yani.”
“Tabi, dış görünüş seni aldatmasın. Pırlanta gibidirler. Bir de Emre var ama o Xbox parası denkleştirmek için okulun yanında üç işte birden çalışıyor. O yüzden çoğu gün aramızda değil ne yazık ki.”
“Peki abi bu kapıda yazan yazı nedir?”
Murat Oktay, Tyler’ın işaret ettiği yazıya bakıp güler:
“Eheh, hep bu Aykut’un esprileri. Çok şakacı çocuk canım. Hem yazıyor hem güldürüyor.”
Bu sırada Ceymzdiın, gözleri kızarmış bir vaziyette:
“Tamam abi Kasumi’yi hallettim.” diyerek monitörünü görüş mesafesine uygun bir açıya getirir.
“Oyhhş, hallettim, derken, nasıl yani?” şeklinde bir titreme geçiren Murat ve Tyler, inceleme yazısının tamamlandığını anlayınca rahatlayarak normale döner.
“Abi ben artık müsaade isteyeyim.”
“Yok yahu yeni gelmiştin… ahhh”
Bir an iki elini karnında birleştiren Murat Oktay, ne olduğunu anlayamadan yere yığılır. Aynı olayı Nayt Raydır ve Ceymzdiın da takip edince, Tyler ‘bu tatlı harbiden bozukmuş galiba’ diyerek ayağa kalkar. İlk iş olarak, Murat Oktay’ın DOOM tişörtünü hatıra olarak çıkarıp çantasına koyar. Ardından işin en zorlu kısmına geçer. Kolilerdeki dergilerden kendi zevkine uyanları tek tek araştırıp bularak yanına alır. Son olarak kapının yanındaki Samanosuke portresini de dikkatli bir şekilde sırtladıktan sonra, Kadıköy’ün sokaklarında kayıplara karışır.
Ofisten çıkmadan önce hatırladığı son şey, Murat Oktay’ın açık olan MSN’ine eşinin yolladığı titreşimler ve agresif smiley’lerdir.
Yorumlar (6)
Yazıyı bende beğendim , gerçi saat 1.30'ta okudum ama ona rağmen yüzümde gülümseme oldu :) ,açıkçası gerçekten bu bir yetenek bence ,her insanın yapabilceği işler değil bunlar. Devamı olursa bencede ii olur.
Utanmadın mı adamlara bozuk tatlıları yedirmeye [:D][:D][:D]
tek lafım var tek kelimeyle mükemmel(ve süper komik)(eh tabi birden fazla kelime oldu[:)]
Müthiş Bir Yazı Komedinin Dibine Vurmuşsunuz Abi[:D]Tyler Bu Arada Oyunlardaki Bir Kişiyi Öldürme İşine Giren Kiralık Katiller Gibiydi:DMurat Abigil Bayıldıktan Sonra Kulağındaki Kulaklığa"Operasyon Tamam Şimdi T-Shirt ve Dergileri Alarak Yok Oluyorum"[:D]Binadan Çıkıp Kapının Önünde Duran Mercedes'e Binerek Yok Olur[:D]
hakkaten züper olmuş.tebrik ederim.yazarken bile gülüyorum valla.özellikle doom tişörtünü alma yeri süperdi.[:D]
Bomba bi yazı olmuş.Bundan sonra Pasha yı Tyler ın yazmasına izin veriyorum:P